Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi, XII. Dönem, Toplantı II

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Temasını ‘İspanyol dilinde yazılmış Edebiyatta savaş ve barış’ olarak belirlediğimiz Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi’nin XII. Döneminin ikinci toplantısında Yalçın Akyıldız bize İspanya tarihi ve edebiyatıyla ilgili detaylı bilgiler verdi, sanat eserlerinden ve müziğinden örnekler sundu.

Daha önce incelediğimiz ülke tarihlerinin üstüne İspanya tarihini dinlemek bize Avrupa merkezli ekonomi politiğin ortak yanlarını, benzer karşı mücadelelerini, dönüşümlerini karşılaştırmalı olarak irdeleme, inceleme, tartışma fırsatı doğurdu.   Diyalektiğin tez, antitez ve sentezi İspanya’da da yaşanmıştı.

İspanyolca tüm dünyada 500 milyona yakın kişiyle en çok konuşulan ikinci dildir. Bugün İspanyolca olarak adlandırdığımız dil, Latince kökenli olup Ortaçağ Kastilya’sında konuşulan dilin günümüzdeki devamı olan Kastilya dilidir. Franco, Kastilya dilini İspanya’nın tek dili yapmak için uğraşsa da Bask dili, Galiçya dili, Katalan dili gibi diller varlıklarını koruyabilmişlerdir. Yarımadada konuşulan dillerin çoğu Latinceden türemiş, Roma dilleri olarak adlandırılır, ancak Arapça da İspanya’yı güçlü bir şekilde etkileyen bir dildir, çok sayıda Arapça kökenli kelime İspanyolcaya girmiştir. Bir diğer dil ise Türkiye’de de yaşlı Yahudilerce de konuşulmakta olan, Yahudilerin ortak dili İbranice ve onun İspanya’da konuşulan Ladino ya da Seferad dili dediğimiz Yahudi İspanyolcasıdır. Tüm dünyada konuşulan İspanyolcanın ortak kurallarını belirlemek amacıyla İspanyol Kraliyet Akademisi ve İspanyol Dili Akademileri Birliği gibi kuruluşlar belirli aralıklarla toplanıp resmi dili İspanyolca olan 20 ülke adına ortak kararlar almaktadır.

Bir zamanlar İspanya…

Tarih boyunca yarımada farklı uluslar tarafından farklı isimlerle anılmıştır: Yunanlılar tarafından İberya, Romalılar tarafından Hispanya, Araplar tarafından Endülüs, Orta çağ Yahudileri tarafından ise Seferad olarak adlandırılmıştır. Yarımada birçok etnik kökeni, dinsel inancı ve kültürü barındırmıştır: Keltler, İberler, Kartacalılar, Yunanlar, Romalılar, Vandallar, Vizigotlar, Araplar, Franklar, Fransızlar…. 

İspanya’da tarih öncesi ilk yerleşim kalıntıları 1 milyon yıl öncesine dayanır. Neandertallar 200.000 yıl önce İspanya’nın tüm bölgelerine yerleşir. Kuzey İspanya’daki Altamira mağarasındaki M.Ö.18.500-14.000 yıllarına dayandırılan mağara resimleri insanlık tarihinin en eski gerçekçi resimleri olarak kabul edilir. İspanya’da iki bronz çağı kültürü saptanır; Birisi İberlerin, diğeri Keltlerin istilası ile ilişkili olan. İberler İspanya topraklarına kuzey Afrika’dan girer ve yanlarında tarıma, madenciliğe ve taş işçiliğine uygun aletler getirir, Akdenizli tüccarlardan para basmayı ve yazıyı öğrenir, alfabesi Yunanca ve Fenike dilinden türetilmiş bir yazı dili geliştirirler. İber dili günümüzde büyük oranda yok olmuştur.

Kuzeyden gelen Keltler ise Atlantik kıyısına dağılırlar. Kelt ve İber kültürleri daha sonra yerel halkla karışarak Romalıların Hispanlar olarak adlandırdıkları birleşik bir kültürü oluşturur. Toplumsal yapılarının en üstünde bir savaşçı aristokrat kesim, bir altında özgür işçi kesim, daha aşağısında köleler vardır. Geniş krallıklar değil, seçkinlerin yönettiği bağımsız şehirler halinde gruplaşırlar.

M.Ö. 800 yılından itibaren önce Fenikeli tüccarların, sonra da Yunan ve Kartacalıların İspanya’ya ilgisi artar, gümüş, bakır, kurşun gibi değerli metaller dışında deniz ürünleri tüccarların ilgi alanına girer. Fenikelilerin bölgedeki ilk ticaret kolonisi Cadiz’dir. Kendi topraklarına sığmayan Yunanlılar da tıpkı Ege, Karadeniz ve Sicilya’da olduğu gibi İspanya kıyılarında koloniler kurarlar. Yunanların bu topraklara en büyük hediyesi üzüm ve zeytin ağacıdır.

Kartacalılar Roma’yla olan Akdeniz ve özellikle Sicilya rekabetini İspanya’ya taşımayı kendileri açısından yararlı görürler. Yarımadanın tamamını Hamilcar Barca önderliğinde işgal etmeye başlar ve kısmen başarırlar. Romalılar Kartacalıların işgal ettiği bir bölgeye Yeni Kartaca bugünkü Cartagena adını verirler. Daha sonra savaşlar sonunda İspanya Roma kontrolüne geçer. Cornelius Scipio önderliğindeki Roma orduları M.Ö 206 yılındaki II. Pön Savaşı’nda Kartacalıları İspanya’dan tamamen çıkarır ve Kartaca- bugünkü Tunus- tamamen yıkılır.

Romalıların İspanya’yı kontrol altına almaları 200 yıl sürer. Önce gönüllü gruplarla iş birliği yaparlar, direnenleri fethederler. Roma’nın birçok yasal, sosyal, idari ve kültürel kurumu, şehir ve ev mimari kültürü İspanya’da varlığını hep sürdürdüğü gibi bugün Latin Amerika’da bile görülür.

M.S. II. Yüzyılda Roma etkisi altındaki İspanya’da Yahudi toplulukları oluşmaya başlar ki bunlar M.S.I. yüzyılda Kudüs’teki tapınağın Romalılar tarafından yıkılmasının ardından batıya doğru göçen sığınmacılardır ve ileride Avrupa Yahudileri’nin Sefarad kolunu oluşturacaklardır.

İspanya, Roma için önemli bir bölge haline gelir; Traianus, Hadrianus, Marcus Aurelius gibi imparatorlar ve Seneca gibi düşünür/devlet adamı/oyun yazarı İspanyol kökenlidir.

Hristiyanlık M.S. II. Yüzyılda İspanya’ya ulaşsa da İmparator Theodosius döneminde Roma’nın yasal ve resmi dini olduktan sonra İspanya’ya tam anlamıyla yerleşir.  M.S. V. Yüzyıl Roma’nın çöküşüdür ve doğal olarak Başta Vizigotlar gibi Germen kökenli topluluklar, Roma coğrafyasına bu arada İspanya’ya akınlar başlatır, 456 yılında Galya ve İspanya’da imparatorluk ilan edilir.

Müslüman İspanya

711 Yılında Kuzey Afrika’dan gelen 400 Müslüman’dan oluşan bir akıncı güç boğazı geçip Cebelitarık’ın hemen batısındaki bir noktada İber Yarımadasının ulaşır. Bir sonraki yıl Tarık bin Ziyad’ın Berberi kuvvetleri boğazı geçer ve Tarık Tepesi’nin dibindeki Cebelitarık olarak adlandırılan yere yerleşir. Müslümanlar galip gelir ve Vizigot krallığı ile birlikte İberya’nın antik çağ tarihinin de sonu gelmiş olur. Müslümanlar 711 yılından 1492 yılına kadar bölgenin çeşitli kesimlerini kontrol altında tutarlar. Burada uzun süre kalmış olmaları nedeniyle İspanyol kültüründe bıraktıkları derin etki, siyasi kontrolü kaybetmelerinden uzun süre sonra bile varlığını sürdürür. 716 Yılında bölge Endülüs adıyla Şam’daki Emevi halifesinin yönetimine geçer. Askeri güçle kontrol altında tutsalar da ehli kitap saydıkları Hristiyan ve Yahudilere din değiştirmeleri konusunda baskı yapmazlar.

750 Yılında Abbasi hanedanının Şam halifeliğini Emevi halifelerinden zorla almasından sonra Muaviye Fas’a kaçar, Berberilerden oluşan bir ordunun başında 756 yılında boğazı geçer, başkenti Kurtuba olan Endülüs emiri unvanını alır ve 756 yılından sonra Endülüs fiilen siyasal bağımsızlığını elde eder. Muaviye Kurtuba‘yı başkent olarak güçlendirir, kente 1200 yıl sonra bile hala etkileyici bir yapı olan büyük bir cami yaptırır ve  Endülüs ile Kurtuba Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri, çekim merkezi olur. Bu dönemde birçok Hristiyan İslam kültürünü, dilini ve dinini benimsemeye başlar.

X. yüzyılın ortalarında, İber Yarımadası, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkedir ve Endülüs, dönemin Avrupa’sında henüz benzeri bulunmayan bir kültür ve sanat çağına hazırlanır. Müslüman İspanya döneminin yükselişine tanıklık edilirken Müslüman halk, ticaretle ve tarımla uğraşır. İspanya’ya turunçgiller, incir, badem, pirinç gibi ürünler Müslümanlar tarafından getirilmiştir. Kurtuba 100.000’den fazla nüfusuyla Müslüman İspanya’nın en büyük şehridir. Sarakusta (Zaragosa), Tuleytula (Toledo), İşbilye (Sevilla), Gırnata (Granada), Meriye (Almeria) ve Malika (Malaga) şehirleri de nüfusu 15.000-40.000 arasındaki büyük şehirlerdir.

Müslüman İspanya’da her üç dine mensup kişilerin Arapçayı yaygın şekilde kullanması nedeniyle dil de değişiklik geçirir. Arap biliminin içerdiği bilgilerin yanı sıra Roma’ya ve özellikle Yunan’a ait klasik mirasın Arapça çevirilerinin Latin Hristiyanlık âlemine aktarılması böylece kolaylaşır, durum hızla devam eder.

1031’de son Emevi halifesi II. Hişam ölüp de yerine yenisi seçilmeyince yerel hükümdarlar küçük emirlikler (Taifa krallıkları) kurarak kendi bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ancak siyasi açıdan hiçbir emir kuzeyde yeni ortaya çıkmakta olan Hristiyan krallıklarıyla boy ölçüşebilecek güçte değildi, ama Hıristiyan İspanya da henüz geniş toprakları tekrar fethedip kendi halkını yeniden buralara yerleştirecek kadar güçlenmemişti. Hıristiyan krallıkların güç birliği ederek Endülüs sınırlarını daraltmayı başarmaları, buna karşı yarımadaya Arap coğrafyasından yeni Müslüman savaşçıların (Murabıtlar ve Muvahhitler) gelişiyle, XII. yüzyıldan başlayarak haçlı ruhu yavaş yavaş ortaya çıktı; çatışmalarda din faktörü büyük ağırlık kazandı ve Reconquista (yeniden fetih) ideali doğar.  Haçlı ruhu/Reconquista ruhu yüzyıllar boyunca bu topraklarda egemen olur. Cumhuriyetçi güçlere karşı kendi milliyetçi güçleri ile zafere ulaşması ve demir gibi bir diktatörlük kurması için Franco’nun ülkede 700 yıldır canlı kalmış, uyandırılması her zaman işe yaramış olan o eski haçlı ruhunu yardıma çağırması yeterli olacaktır.

Haçlı ruhu İspanya’yı uzunca süre bir arada tutan bir kavram olarak varlığını sürdürür. Tarihçilere göre, Magriplilerin eski Yunan Kültürünü İspanya’ya tanıtması sayesinde İspanya hem bugünkü karmaşık kültürel yapıya sahip olmuştur hem de o dönemde bu yüksek kültür onlara bir avantaj sağlamıştır. Nasıl Roma Yunan topraklarını fethettikten sonra onun kültürünü kabul ederek üzerindeki kırsal kesim kabalığını attıysa, İspanya da Müslümanlar üzerinden antik çağı öğrenerek gelişmiştir. Avrupa fikri Hristiyanlık temeli üzerinden belirginleşmeye başlamıştır ki bunun sebebi olan Müslümanların İber Yarımadası‘nı işgal etmesidir.

1085 Yılında Toledo, Kastilya’nın bir parçası olup Hristiyanların eline geçtikten hemen birkaç yıl sonra Arap bilgeliğinin Hıristiyan âlemine aktarıldığı büyük bir merkez haline gelir. Kent, Arap kitapların toplandığı büyük kitaplıklarıyla ün salar. Musevilerin aracılığıyla Toledo’da bir Latin Arap incelemeleri okulu (çeviri okulu) oluşturulur. Roma yıkılıp da Germen krallıkları kurulduğunda antik Yunan bilgisi ile olan bağ kopsa da kopan bu bağ eski Yunan metinlerinin Arapça versiyonları sayesinde yeniden canlanır hem de Hindistan kültürünü de tanımış Müslüman bilgin ve filozofların açıklamalı, zenginleştirilmiş yorumlarıyla. Kalile ve Dimne Hindistan’da yazılıp İran ve Arap toprakları üzerinden İspanya’ya gelir ve Arapça’dan İspanyolcaya çevrilir. İspanyolların inanış ve yaşam biçimleriyle ilgili Americo Costro “İspanyolların ahirete olan büyük inançları ve dinin toplumdaki işlevi batı Avrupa’nın inanış biçimlerinden çok Müslümanlığı ya da Museviliği akla getirir.” der. Ama Müslümanların İspanya’ya katkısıyla ilgili tarihçi Sanchez Albornoz’un farklı bir yaklaşımı vardır ki ona göre İspanya, Avrupa trenini Mağripliler yüzünden kaçırmıştır.

1086 yılında İşbiliye’nin (Sevilla) Müslüman emiri giderek genişleyen Hristiyan gücüne karşı yardım için Mağrib’ten hoşgörüsüzlükleriyle bilinen Murabıtları çağırdı. Murabıtlar Endülüs‘e girdiklerinde Müslüman olmayanlara karşı hoşgörüsüz davranınca bu hem Yahudilerin kuzeye kaçmasına hem de diğer dinlerle Müslümanlar arasında düşmanlığın artmasına yol açar. Pireneler üzerinden İspanya’ya çok sayıda yabancı şövalye ve rahip gelirken haçlı ruhunun doğuşuna tanıklık edilir.  Toledo’nun alındığı sefere birçok Fransız şövalyesi katılır. Kral Alfonso bu Şövalyelerden biri olan Henry ile gayrimeşru kızının evlenmesine izin verdiği gibi çeyiz olarak Portekiz bölgesini verince bölgede bir Portekiz kralı ortaya çıkar.

Daha sonra Kastilya kralı III. Fernando Kastilya ve Leon krallıklarını birleştirir ve Müslüman ve Yahudilere karşı hoşgörülü olma politikasını sürdürür, Avrupa’nın en eski ve seçkin okullarından biri olan Salamanca Üniversitesi’ni kurdurur. Birçok araştırmacı XIII. Yüzyıl İspanyasını Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi cemaatlerinin bir arada ve uyumlu ilişkiler içinde yaşadığı, dini ve kültürel bir altın çağı olarak nitelendirir.

Leon-Kastilya krallığı Endülüs‘ün büyük bölümüne sahipken diğer krallıklar, örneğin Aragon Katalan krallığı 1238’de Müslümanlardan Belensiye şehrini alır, Kastilya ve Aragon Mursi‘yi fetheder,  Bağımsız Portekiz Krallığı Garb-ül Endülüs‘ün fethi ile Müslümanları topraklarından tamamen çıkarmış olur. İspanyol topraklarında yalnızca Gırnata konumu gereği ve ödediği haraçlar sayesinde 1492 yılına kadar Müslümanların kontrolünde kalır.

XIII. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde İspanya bir dünya gücü olmaya hazırlanır.

Son Müslüman Emirliği olan Gırnata 1492’de Hıristiyan güçlerin eline geçince,  ulusal tarih bu noktada başlar; ondan öncesi birçok İspanyol için tarih öncesi gibidir. Gırnata’nın geri alınması ve Musevilerin sürülmeleri, İspanya’nın dinsel savaşımı yoluyla birlik ve bütünlüğünü sağlaması ve Rönesans Avrupası’nın sahnesinde güçlü bir devlet olarak belirivermesi anlamına gelir. İtalya’da, Fransa’da, İngiltere’de başlayan kuşkucu, eleştirel, laik düşünce biçimlerine, akılcılık eğilimlerine karşıt, eski ve derin olduğu kadar mutlak bir inancın savunucusu, Avrupa’ya yabancı gelen karmaşık bir kültür birikiminin tutkulu mirasçısı olarak ürküten bir devlettir, ortaya çıkan. Aynı yıl yani 1492’de Amerika’nın keşfedilmesi ile Avrupa’nın hayal bile edemeyeceği parasal olanaklar ve güç İspanya’nın eline geçer.

Bir yandan savaşlar, öte yandan ticaret yoluyla Avrupa’ya açılan İspanyollar, kıtadaki düşünce ve sanat akımlarını tanır, benimser ve kendi birikimleri doğrultusunda yorumlar. İtalyan, Felemenk, Alman hümanizmacıları ve sanatçıları İspanya’ya gelir, İspanyol aydın ve sanatçıları da özellikle hümanizmanın beşiği İtalya’yı yakından tanımaya başlar. 1492 Yılında ilk İspanyolca dil bilgisi yayınlanır ki önsözünde, Kastilya dilinin İspanya’nın kuracağı yeryüzü İmparatorluğu’nun simgesi olacağı belirtilmektedir.

İlk küresel/emperyal imparatorluğa doğru…

1469 yılında Kastilya kral varisi Prenses İsabel ile Aragon kralının oğlu Fernando evlenir ve on yıl sonra ikisi de krallıklarının başına geçer. İşbaşına gelir gelmez krallıklarını birleştirme yönünde adım atmaya başlarlar. 6 Ocak 1492’de Elhamra sarayına girer ve İber Yarımadası’nda 700 yıldır devam eden Müslüman egemenliğine son verirler. 1499 Yılında Valensiya’dakiler hariç Kastilya ve Aragon’daki tüm Müslümanların Hıristiyanlığa geçmesini ya da İspanya’yı terk etmesini şart koşarlar. Moriskolar olarak bilinen bu din değiştirmiş Müslümanlar, eski Hristiyan cemaati ile zor ilişkiler içinde İspanya’da bir yüzyıl daha kalacaklardır.

İber Yarımadasının kıyı halkı hem Atlantik hem de Akdeniz’de denizcilik yaptığı için, denizde karşılaşılan çok çeşitli koşullara ayak uydurup okyanusta seyredebilecek gemiler üretmede başarılı olmuşlardır. Kastilya krallığı ile Portekiz arasında uzak bölgelere gitme ve o bölgelerde ticaret yapma/ sömürme konusunda bir rekabet böylece başlamış olur.

Genova doğumlu, hayatının önemli bir kısmını Portekiz’de geçirmiş olan Kristof Kolomb, Isabel ve Fernando’ya Asya’ya deniz yolundan ulaşmak için yaptığı planı sunar. İsabel ve Fernando teklifi kabul eder, buna göre Kolomb fethedeceği toprakların amirali, genel valisi ve hükümdarın temsilcisi olacak, aynı zamanda gelirleri paylaşacaklardır. Kolomb, masraflarının sekizde yedisi özel yatırımcılar, kalan kısmı da taht tarafından karşılanan bu yolculuk için üç gemi hazırlatır. 2 Ağustos 1492’de İspanya’dan yelken açar, Kanarya Adaları’nda erzak tedarik edip eksikleri tamamladıktan sonra 9 Eylül‘de Okyanusa açılır. 12 Ekim tarihinde filo Bahamalar‘da bir adaya ulaşır. Kolomb Japonya’ya yaklaşmış olacak kadar yol aldıklarına emindir. Karaya ilk ayak basmanın ardından daha ilerilere doğru gitmek ister, gemiler farklı bölgelere doğru ilerler. Kolomb önce Küba’ya ardından Hispanyola’ya (bugünkü Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) ulaşır. Marco Polo ve diğerleri tarafından anlatılan Çin’in zengin limanlarını ve ticaret bölgelerini bulamamıştır ama hala Asya’da olduğuna inanmaktadır. Kolomb toplamda dört sefer yapar; İspanya, onun açtığı yoldan şaşırtıcı bir hızla, işleyen bir sömürge imparatorluğu yaratmaya başlayacaktır.

1494’te yapılan Tordesillas anlaşması ile Portekiz ve İspanya, Avrupa’nın dışındaki dünyayı ikiye ayıran bir sınır çizerler. Yeşil burun adaları (Afrika’nın batı kıyıları) başlangıç alınır, bu noktanın 1550 km batısında bir kuzey güney meridyeni çizilir, bu sınırın doğusundaki keşfedilmiş ve keşfedilecek bütün bölgeler Portekiz’e, batısındakiler ise İspanya’ya ait olacaktır. Ancak iki ülke için birer istisna vardır, ismini II. Felipe‘den alan Filipinler İspanya’nın, Brezilya ise Portekiz’in olur. Asya’ya yönelik yeni ticaret yolları arama şeklinde başlayan girişimler, çok geçmeden XVI. yüzyılda oluşturulan bir İspanyol imparatorluğuna dönüşür.

İsabel ve Fernando ele geçirdikleri toprakların diğer Avrupa ülkeleri tarafından da tanınmasını sağlamak için çocuklarını en önemli müttefiklerinin yanı sıra Avrupa’daki muhtemel müttefikleri ile evlendirme şeklinde büyük bir diplomatik strateji geliştirirler. Bu stratejilerin nihai amacı, Aragon tahtının ezeli düşmanı ve şimdi de birleşik krallıklarının düşmanı haline gelmiş olan Fransa’nın etrafına bir diplomasi duvarı örmektir. Bu yolda Portekiz, İngiltere ve Habsburg hanedanlarıyla evlilikler gerçekleştir. Bütün bu evlilik ve ölümler sonucunda, 1516 yılında I. Carlos Kastilya ve Aragon tahtına geçerken aynı zamanda Burgonya ve Habsburg topraklarının da varisi olur. Bir kişi, Avrupa’da sahip olduğu en büyük toprakların yanı sıra Amerika kıtasındaki genişlemekte olan İspanya topraklarına da egemen olmuştur. Böylece İspanya yeni bir imparatorluk dönemine girmiş olur; bu yeryüzünün ilk küresel imparatorluğu olacaktır.

Her işgal gerekçesinde olduğu gibi: İspanyollar kendilerini Amerika kıtasına uygarlık taşıyanlar olarak görürken diğer halk ve ülkeler onları eli kanlı sömürgeciler olarak nitelendirecektir. Kastilya dili, dini ve kültürünü Kuzey Amerika’nın bir bölümü, Orta ve Güney Amerika’nın ise hemen hemen tümü benimsemek zorunda kalacaktır. Bu yakın zamanlı Batı siyasi tarihinden alışık olduğumuz, salt doğal kaynakların işletilmesine ve pazar açmaya yönelik modern Merkantilist sömürgeciliğe ek olarak bir zamanlar Roma’nın İspanya’da yaptığını şimdi İspanya’nın Amerika’da yapıyor olmasıdır.  İspanya hakkında kara efsaneler olarak bilinen, İspanyolların zalim ve bağnaz olarak tanımlanmasına ve dünyanın onlara düşman olmalarına sebep olacak olan olayların yaratıldığı yıllardır.

Orta Çağda İspanya her zaman Avrupa’nın en hoşgörülü bölgelerinden biri olmuştu. Müslüman İspanya’daki emirler, Hristiyan ve Yahudi cemaatlerinin ehli kitap saydıkları için onlara hoşgörü göstermişti. Bu yaklaşım Hristiyan İspanya’da da devam edecek, hükümdarlar kendi şehirleri ve büyük kasabalardaki Yahudi cemaatlerinin yanı sıra Valensiya ve diğer yerlerdeki Müslümanlara hoşgörü göstereceklerdir. Ne var ki Orta Çağın son döneminde baş gösteren zorluklar nedeniyle bu hoşgörü azalır, İngiltere 1290’da,  Fransa ise 1306’da Yahudileri sürgüne gönderir. Bu düşmanlık 1390’a kadar Aragon ve Kastilya’da görülmese de sonrasında görülen Yahudi karşıtlığının ne kadarının din karşıtlığı ne kadarının ekonomik nedenlerden olduğu sorgulanabilir.. 1492 Yılında Kastilya’da din değiştirmemiş Yahudilerin sürülmesine karar verilir, büyük topluluklar Yahudilikten Hristiyanlığa geçer ki bu dönenlere “converso”(dinen dönme)  denilir ve bir bölümü isteyerek din değiştirmiş ve Hristiyan cemaatiyle kaynaşmıştır.

Engizisyon İspanyası

 ( sözcük soruşturma anlamına gelen Latince, inquisitio’dan türemiştir)

Yine de Yahudi karşıtlığı azalmaz ve conversoların samimiyeti sorgulanmaya başlar. Vatandaşlar, din değiştirenlerden kimin samimi olup olmadığının yargılanması için resmi yöntemler konulmasını, diğer bir değişle Engizisyonu istemeye başlar.  Sonunda önceden var olan papalık engizisyonu dışında krallıklar da kendi engizisyonunu papalıktan aldıkları izinlerle kurarlar.

İspanyol Engizisyonu önce Toledo’da başlar, oradan diğer şehirlere yayılır. Engizisyon görevlileri önce bir şehre gelip din kurallarını çiğnemiş kişileri uzlaşmaya davet eden bildiriler asmakta, gönüllü olarak itirafta bulunanlarla ilgili işlemleri hallettikten sonra komşuları tarafından ihbar edilenlere geçmekteydiler. Şüphe çeken hareketlerin başında domuz eti yememek ve önceki Yahudi alışkanlıklarını devam ettirmek gibi suçlamalar olurdu. Oysa  bunların bazısı sadece alışkanlıktan ya da tercihten yemese de suçlanmaktan kurtulamazlardı. Suçlamaların sonunda ağır suçlu bulunanlar genellikle diri diri yakılırdı. Halkın önünde gerçekleştirilen bu törende papaz mahkuma son bir itirafta bulunmasını ister, mahkum itirafta bulunursa bile yine de yakılmaktan kurtulamaz, tek farkla öncesinde boğulurdu. Başlangıçta hedef gizli Yahudilerken sonrasında hedef genişleterek Hristiyanlara yönelir.

Engizisyon ve sürgün neticesinde yaklaşık 250.000 İspanyol Yahudisinin yarısı ülkeyi terk derken diğer yarısı Hristiyanlığa geçer. Bugün Türkiye, Balkanlar ve Kaliforniya’da atalarının sürgün dönemi İspanya’sında konuştuğu dil olan Latin dilini konuşup zengin kültürel mirasları koruyan Seferad toplulukları vardır.

Diğer Avrupalı krallıklarla yapılan evlilikler neticesinde babası Habsburglar’dan olan Carlos ya da Karl 1530’de Almanya’da taç giyerek kutsal Roma Germen imparatoru olur. Habsburgların İspanya ve Avusturya kolları karşılıklı evlilikler yaparak, İngiltere’de Tudor, Fransa’da Valois soyunun tükendiği bir yüzyılda tahtın kesintisiz olarak doldurulması ihtiyacını karşılamayı başarır. Carlos önce Osmanlılarla mücadele eder ve Saint Jean Şövalyeleri’nin 1530 yılında Malta adasında yerleştirilmesine destek verir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yönettiği Osmanlı Ordusu Mohaç Muharebesi‘nde Carlos’un kuzeni Lajos’u öldürünce Carlos için İslâmiyet’e karşı yürüttüğü mücadele kişisel bir boyut kazanır ve tüm Hristiyan âlemini Osmanlılara karşı bir cephede birleştirme çabasına girişir. 1533 Yılında İnka İmparatorluğu’nu yenerek Meksika’da (Yeni İspanya) ve yeni dünyada Kastilya’nın İmparatorluğu’na uçsuz bucaksız yeni topraklar eklenir.

Ardından gelen II. Felipe küresel bir kraliyetin zirvesindeki tahtına oturur. Madrid’ten Meksika’ya ve Manila’ya kadar uzanan geniş bir imparatorlukla Avrupa’nın en güçlü hükümdarıdır. 1561 Yılında Felipe  El Escorial sarayını inşa ettirerek Madrid’i başkent yapar. Burgos, Valladolid, Toledo ve Sevilla artık eski ve kolayca yeniden yapılandırmaya müsait olmayan sıkışık şehirler durumundadır ama her birinin uzun ve şanlı şehir geçmişleri ve güçlü aristokrat sülaleleri vardır. Felipe başkent olarak Madrid’i seçerek hem bu şehre kraliyet kimliği kazandıracak hem de daha prestijli şehirlerde otoritesine karşı gelebilecek hizip çekişmelerinin bir kısmından kurtulacaktır.

İspanya uzun yıllar Müslümanlara karşı Hıristiyanlığı savunduğu gibi Protestanlığa karşı da cephe alarak Katolik Hristiyan dünyasının lideri olma siyasetini koyu bir dini fanatizmle sürdürür. Osmanlı’ya karşı Cervantes’in de yaralanıp esir düştüğü İnebahtı Deniz Savaşı onun zamanında yapılır. Görünen düşman Osmanlı gibi görünse de esas çatışma ve siyaset İspanya, İngiltere ve Fransa arasındadır ve Atlantik ötesinden gelen kaynaklar bu savaş ve destekleri (İngiltere karşısında İrlanda) karşılamaya yetmemeye başlamıştır.

Feodalizmden yeni bir ekonomik sisteme geçiş sancıları

Avrupa’nın, dolayısıyla dünyanın ağırlık merkezleri yer değiştirmektedir. 16.yüzyıl, dünyayı bölüşen, sömürgeciliği başlatan İspanya ve Portekiz’inken 17. Yüzyıl, Fransa ve Hollanda’nın, 18. Yüzyıl, Fransa ve İngiltere’nin, 19.yüzyıl, Sanayi Devrimi’nden sonra İngiltere’nin etkin olduğu yüzyıllardır.  Ağırlık merkezlerinin değişmesi, bir ekonomik sistemden diğerine geçiş her zaman sancılı olur, İspanya’da olduğu gibi.

Bütün gösterişe rağmen 1604 yılında Don Quijote yayınlandığında İspanya’da ekonomik bunalım baş gösteriyordu. İspanya ekonomisinin gerilemesi konusunda endişelenen ve bunu tersine çevirmek için bir dizi öneri getiren reformcu düşünürler Arbitrista (hakem) adı altında gruplaşırlar. Cellorigo, Ortiz, Sancho de Moncada, Cervantes gibi bu grubun aydınları eserlerinde İspanya’nın içinde bulunduğu durumu işler.

Don Quijote’de geçmişin tantanalı anlatısıyla güncel gerçeğin çatışması anlatılır. O dönemde İspanya’da en çok rastlanan şey tuhaf abartılı kılıklı rahipler, başıbozuk askerler ve kırsal kesimdeki eşkıyalardır. XVIII. Yüzyıl başlarında toplam 6.500.000 nüfus içinde din adamlarının sayısı 250.000’i bulmuştur ve kilise işlenebilir toprakların %25’ini elinde tutmaktadır.

Avrupa genelinde ve İspanya özelinde mutlakıyet kavramı siyaset bilimince tartışmalıdır. Kral veya kraliçe mutlak güç ve otoriteye sahip değildir aslında çünkü onlar yasalar ve dini kısıtlamalarının yanı sıra soylular ve aydınlar tarafından da bir şekilde denetlenmekte ve kısıtlanmaktadırlar. Böyle bir ortamda İspanyol yazar Juan de Mariana (1535-1624) zalim ve baskıcı kralların öldürülmesini savunan bir yazı yazar ve bunu III. Felipe’ye ithaf eder.

Kültürel alanda III. Felipe ve saray mahiyeti, yeni kıta keşifleri sonunda elde ettikleri zenginliklerle, tiyatro, edebiyat ve resimdeki en önemli odak haline gelir. Onun saltanatında İspanya’da çok sayıda yazar yetişir ki bu dönem edebiyat tarihçileri tarafından ‘İspanyolcanın altın çağı’ olarak adlandırılır. Cervantes, Lope de Vega ve Tirso de Molina’nın yanı sıra 16. yüzyılda şövalye romanlarına ve kır yaşamını konu alan romanlara tepki olarak ortaya çıkan, toplumun aşağı tabakalarındaki düzenbaz, dalavereci ancak becerikli ve kurnaz bir kahramanın maceralarını işleyen, pikaresk adı verilen roman türü ortaya çıkar. Bu haydut romanları ve kendi bildikleri gibi yaşayıp toplumun kurallarını hiçe sayan zeki kanunsuzların anlatıldığı tarzda eser veren uzun bir yazar listesi bu dönemde ortaya çıkar. Tiyatro da taşra başkentlerinde ve Madrid’de gelişir, hızla büyüyen Madrid, en yetenekli yazarların ve sahne sanatçılarının çekim merkezi olur.

Oğlu IV. Felipe aynı zamanda şair kral olarak bilinir ve sanata büyük bir tutkuyla bağlıdır. İspanya’nın kültürel alandaki altın çağının ikinci yarısında tahtta kalacak ve uzun saltanat yılları boyunca Avrupa’daki en büyük özel sanat koleksiyonunu derleyecektir. Onun satın aldığı, yaptırdığı veya hediye olarak kendisine verilen tablolar, daha sonra Madrit’teki Prado Müzesi’nin temelini oluşturacaktır. Onun destek verdiği Velazquez gibi birçok ressam bugün de hayranlık duyulan, İspanyol resminin hayranlık uyandıran temsilcileridir. Hollanda topraklarının İspanya krallığına ait güney bölgesinde yaşayan XVII. yüzyılın diğer iki önemli ressamı Rubens ve onun öğrencisi Van Dyck’dir. Rubens, İspanyol Habsburglularına sanat danışmanlığı yapar ve IV. Felipe için çeşitli diplomatik görevler üstlenir. Aynı zamanda mimari olarak Madrid’e yakışan bir çehreye büründürme gayretine girişilir. Alkazar ve Retiro Sarayları ve bahçeleri IV. Felipe’nin mimari mirasıdır.

1630’ların ortalarından itibaren, Avrupa ve dünyada süren çatışmalar, İspanya’nın kaynakları üzerinde gittikçe artan baskılar oluşturur. Savaş Habsburg’ların aleyhine dönmeye başlar. 1640 Yıllarında 30 Yıl Savaşı, başta İspanya olmak üzere tüm taraflara giderek daha pahalıya mal olmaya başlamışken hem Katalonya hem de Portekiz, İspanyol Habsburg hanedanına karşı ayaklanır. 1648 Yılında imzalanan Westphalia Anlaşması ile İspanya Kuzey Felemenk topraklarının bağımsızlığını kabul eder. IV. Felipe’den sonraki dönem hizip çatışmalarıyla geçecektir.  Kral II. Carlos 1700 yılında ölüm döşeğinde sürpriz bir tercihle XIV. Louise’nin torunu olan Anjou Dükü Philip’i vârisi ilan eder ve böylece dük V. Felipe adıyla İspanya’nın Bourbon hanedanından gelme ilk kralı olur. Bu karar hem Habsburg’ları hem de İngiliz ve Hollandalıları afallatır çünkü Avrupa’da çok güçlü bir Fransa hiçbirinin istemediği bir şeydir. Bu durumda V. Felipe’nin tahta savaşmadan geçme ihtimali yoktur ve çıkan bu savaşlara İspanya Veraset Savaşları (1701-1714) adı verilecekti.

Bu İspanya’nın savaşı gibi gözükse de aslında Fransa’nın diğer ülkelerle savaşıdır. Yeni bir yüzyıl başlarken Avrupa’nın en geniş deniz aşırı topraklara sahip ülkesi olmasına rağmen İspanya’nın artık Avrupa’nın büyük güçleri arasında olmadığı açıklık kazanır. Savaşı Fransa ve İspanya kazansa da İspanya İtalya’daki topraklarının önemli bir kısmını kaybeder, Portekiz bağımsızlığını kazanır.

V. Felipe ölünce 1746 yılında tahta VI. Fernando ve eşi, müziği tutkuyla sevdikleri için, saray eğlencelerinde orkestra ve solist performansları, sahne gösterileri önemli bir yer tutar. Domenico Scarlatti ve Antonio Soler gibi önemli besteciler himayeye alınır, Farinelli olarak bilinen castrato (hadım) şarkıcı Carlo Broschi sahne gösterileri ve gezintiler tertiplemesi için görevlendirilir.

Bourbonların gelişiyle başlayan XVIII. Yüzyıl, İspanya’nın yakın tarihine değin sürecek ve II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce uzun ve kanlı bir iç savaşa yol açacak olan çelişkilerin anahtarı olarak görülebilir. Bir yandan geleneklere sımsıkı bağlılık, öte yandan Avrupa’ya yetişme telaşıyla ileri atılım yapmak isteyen bir İspanya vardır artık. Hümanizma, Rönesans, reform, aydınlanma, devrim, restorasyon gibi kavramlar İspanya için inişli çıkışlı bir grafik izler, sık sık geleneğin ördüğü sert duvarlara çarpar. Her türlü özgür düşünceyi doğrudan kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak algılayan kilise, XVIII. yüzyılda Bourbon krallarının alacakları tüm önlemlere karşın (ki kimilerine göre modern İspanya’nın tarihi Bourbonlarla başlar) mutlak monarşinin otoritesine kafa tutabilen tek kurum olacaktır. Aydınlanma kavgası çoğu zaman kilisenin saltçılığına ve alt kesimdeki din adamlarının bağnazlığına karşı savaşıma dönüşecek, halkın rahiplere olan körü körüne inancının etkileri görülecektir. 1701-1808 yılları arasında, Bourbon Hanedanı’ndan gelen krallar bir dizi köklü reform gerçekleştirir, gelişim sadece kültür ve din alanında değil, sınai ve ekonomik alanda da sürdürülür. Yenilikler zaman zaman dirençle karşılaşsa da başarıyla gerçekleşir.

IV. Carlos Fransa Devrimi’nin yaşandığı karmaşık bir dönemde tahta oturur. İspanyol aydınlanmasının resimdeki temsilcisi olan Goya, kendisini kraliçe, çocukları ve çeşitli akrabanın yer aldığı çarpıcı bir aile portresinde resmeder ve belki de en büyük eserini yaratır. IV. Carlos güçlü Fransa’nın ve Napolyon’un etkisi altındadır. Napolyon’un bir sözü üzerine Louisiana‘yı Fransızlara bırakır ki Napolyon üç yıl sonra Louisiana’ya Amerikalara satar.

İngiltere’nin müttefiki Portekiz’i istila etme hazırlıkları üzerine Fransız askeri İspanya topraklarına girerse de çok geçmeden asıl hedefin İspanya’nın kendisi olduğu anlaşılır. Kral Güney Amerika’ya kaçmak için hazırlanırken halk ayaklanarak buna izin vermez ve prens Fernando’yu tahta geçirmek ister. Ancak hem kral hem de prens Fernando başlarına gelebileceklerden çekindikleri için Napolyon’a sığınarak Fransa’ya kaçarlar. Napolyon İspanyol tahtını ağabeyi Josef Bonapart‘a sunar ve İspanyollara daha çağdaş yasalar getirmek üzere düzenlenmiş yeni bir anayasa ile birlikte onu İspanya’ya gönderir.

Yeni sınıf dengeleriyle hukuk devleti yolunda İspanya

1812 Yılında o dönem için gereğinden fazla ilerici sayılan İspanya’nın ilk anayasası ortaya çıkar. Anayasayla değişim döngüsü başlar. Daha sonra buna karşıt gerici bir anayasa çıkar. 1837 Yılında ilerici 1845’te tutucu, 1869’da ilerici 1876’da tutucu, 1931’de ilerici 1938’de şiddetle tutucu yasalar getirilirken 1978 yılında çıkarılan kesinlikle ilerici anayasa ile İspanya sarkacı durdurmuş artık kesin seçimini yapmış olacaktır.

Joseph I. Jose adıyla İspanya kralı olur. Seçkin sınıf büyük bir hayal kırıklığı ve bezginlik içinde Bonapart’a bağlanmayı tercih ederse de İspanyolların çoğu Napolyon’un tutsağı olarak kabul ettikleri kral VII. Fernando’ya bağlı kalırlar. Sonraki dört yıl içinde her türlü farklı siyasi görüşten İspanyol, kayıp kralları adına Fransız işgaline karşı mücadele eder. Savaş İspanya’daki eski rejimin siyasi ve ekonomik yapısını parçalayarak onun yerine geleceğe daha ilerici fikirlerle bakılmasını sağlayacaktır.

Napolyon, beceriksiz Bourbon yönetiminden sıkılmış olduklarına inandığı İspanyol halkının, abisini sevinçle kabul edeceğini düşünürken büyük bir yanılgıya düşer. Madrid’de çıkan bir isyanı Mısır’dan askere aldığı Memlük süvarilerini kullanarak kanlı bir şekilde bastırmak zorunda kalır. Müslümanlarla olan geçmişlerini nedeniyle bu durum İspanyollar için oldukça ürkütücü olur. Goya bu olayı ‘2 Mayıs‘ta Memlüklerin saldırısı’ adlı tabloda (2 Mayıs 1808) resmedecektir. Yine ‘3 Mayıs‘ta Principe Pio tepesindeki idamlar’ adlı tablosunda son derece ürkütücü bir manzarayı resmeder. 400 İspanyol’un öldürüldüğü ayaklanma sonucunda İspanyol direnişi azalacağına artar. İspanyol halkı Fransa’da tutsak olduğuna inandığı VII. Fernando adına direniyordur. Jozef Bonapart kardeşine yazdığı mektupta “bu tarihte görülmemiş bir durum, burada tek bir yandaşım yok” diye dert yanar.  İspanyol milis güçleri ortak bir kurul toplayarak VII. Fernando adına bir İspanyol hükümeti ilan ederler. İngiltere bu yeni kurulan hükümete askeri destek vereceğini açıklar, güçlü Fransız ordusuna karşı yürütülen gerilla savaşı etkili olur. Fransızlar sivillere karşı intikam saldırıları düzenleyerek nefreti üzerlerine çekerler. Goya’nın ‘Savaşın Felaketleri’ adlı kral gravürlerinde bu durum resmedilecektir. Hem Fransızların Rusya Savaşı nedeniyle asker kaydırmaları hem de İspanyol ve Portekiz birliklerinin desteğiyle Fransızlar 1814’te ülkeyi terk eder ve VII. Fernando kral olarak geri döner.

Bütün bu süreçler içinde Amerika’da bulunan siyasi liderler Fransa’nın kontrolündeki İspanya’ya karşı bağımsızlık ilan ederler. Kral VII. Fernando‘nun gerici yönetimine karşı Fransızlara isyan dönemindeki Cadiz’deki lider Cortez‘i destekleyen genç subaylar ise durumdan rahatsızdır. 1820’de General Rafael Riego ve adamları Madrid’e yürür ve modern İspanya tarihinde bir ilk olan darbeyi gerçekleştirir. Talepleri Napolyon’un 1812 yılında getirdiği devrimci anayasanın geri getirilmesidir. Ne var ki 1823’te Fransızlar bu sefer kral VII. Fernando‘yu desteklemek adına İspanya’yı bir kez daha işgal eder, Amerika’da ayaklanmış sömürgeler bağımsızlıklarını kazanır, kısa sürede iki yüzden fazla bağımsız cumhuriyet ortaya çıkar ve Amerika kıtasındaki İspanyol imparatorluğundan geriye yalnızca Küba ve Porto Riko kalır.

VII. Fernando’nun tek çocuğu İsabel, Bourbonların yasası gereği kraliçe olamadığından Fernando erkek kardeşi Carlos’un kendinden sonra tahta geçmesini önlemek için bu yasayı değiştirir ve böylece Carlosçuluk Savaşları olarak adlandırılan savaşların ilkine sebep olur.

Yeni ekonomik sistemin ortaya çıkardığı yeni üretici güçler mücadeleri

Aslında bu İspanya’da ülkeyi muhafazakâr ve Katolik kilisesi şemsiyesi altında yönetmek isteyen daha sağdaki gruplarla Cadiz’deki Cortes’in ortaya koyduğu liberal görüşlere sahip soldaki gruplar arasındaki çatışmanın yansımasıdır. Liberaller kendilerini anayasaya dayalı bir monarşinin özgür bireyleri olarak tanımlarlar. Birçoğu din karşıtı olmasa da eğitimde ve toplum meselelerinde kilisenin kısıtlı bir rolü olması gerektiğini savunur. Yaşanan karmaşık yıllarda iyice dine sarılan genel toplum ve sağ görüşlü gruplar, kralın gücüne ve kilisenin rolüne getirilen her türlü kısıtlamalara karşıdır. Bu savaşların sonucunda liberallerin desteklediği kişiler iktidara gelir, manastır tarikatlarını kapatmak, mülklerini satmak, ruhban zümresinin para kaynaklarını kesmek gibi eylemlerle tutucu ve liberal İspanya’daki ayrımı iyice belirginleşir. Aslında bu liberal politikalardan yararlananlar tarım, sanayi ve bankacılık alanında zengin kapitalistler ve eski kilise arazilerinin sahibi olan kişilerdir.  Toprak sahibi olmayan çiftçiler ile şehirdeki ücretli işçiler siyasi yelpazenin en solunda, siyasi olarak temsil edilmeyen bir durumda kalakalırlar.

Modern devlet şiddet tekelini eline almıştır. Carlosçuluk Savaşları boyunca 1833’ten sonra 35 yıl boyunca toplam 62 kez hükümet el değiştirir, huzursuz genç subaylar, muhtıralar, bildiriler ve darbeler yaşanır. Dinci Carlos yanlıları ile onların sapkın diye nitelendirdiği liberaller arasında geçen Carlosçuluk Savaşları İspanya’da iç savaş durumunun müzminleşmesine yol açar. Aradan 100 yıl geçtikten sonra Franco’nun liderliğinde ayaklanan Afrika kolordusu, üç yıl boyunca süren iç savaş, dış güçlerin işe karışarak çarpışan iki İspanya’dan birini desteklemeleri, bir geleneğin yinelenmesinden başka bir şey olmayacaktır.

Siyasi çekişmelerle geçen on yıllardan sonra 12 Şubat 1873’te İspanya Cumhuriyeti ilan edilir. Ancak bu durum 11 ay sürecek ve 1 Ocak 1874’te General Manuel Pavia 1. Cumhuriyeti dağıtacaktır. 1875 yılında XII. Alfonso İspanya’ya döner. Yıllar süren karışıklık ve belirsizliklerin ardından İspanyol halkının büyük bölümü Bourbonların yeniden başa gelmesini bir parça da olsa sevinç ve şükranla kabul eder. Ama dengeler değişmiştir; Alfonso, Senato ve kongreden oluşan meclisin üzerinde anayasaya bağlı bir kral olacaktır.

İspanya’nın Amerika’da kalan nadir topraklarından Küba’da uzun süredir devam eden isyanda ABD Küba’yı destekleyip İspanya’yı siyasetinden dolayı suçlayınca, İspanya ve ABD 1898 yılında  savaşa girişirler. ABD donanmasını Küba’ya, Filipinlere, Porto Riko’ya gönderir ve sonuç İspanya için büyük bir hüsran olur; tarihi imparatorluğundan kalanlar tamamen kaybedilir.

1898 Yenilgisi sonrasında 98 kuşağı olarak adlandırılan ve mevcut düzeni sorgulayan, kimi yönleriyle 300 yıl önceki Arbitristaları anımsatan bir grup ortaya çıkar. Bu kuşağın üyelerinden Miguel de Unamuno, Şair Antonio Machado, Ramiro de Maeztu, Pio Baroja, Jose Martinez Ruiz gibi yazarlardır. 100 Yıldır benzer biçimlerde yineleyen iç çatışmalar ağırlaşarak sürer, ülke o kaçınılmaz sona doğru adım adım kayarken, yazında ve düşüncede, tam tersine, parlak bir dönem, imparatorluğun heybetli zamanlarındaki altın çağı hatırlatan bir gümüş çağı yaşanmaya başlar. Bu kez zaferden değil, yenilgiden doğan, trajik bir bilinç çağıdır bu. 98 Kuşağının ortak hedefi Avrupa karşısında geri kalmış bulunan İspanya’yı yeniden yaratmaktır. Ancak tartışmalar Avrupa İspanya ikilemi, daha doğrusu ‘yeniden doğabilmek için Avrupalılaşmak mı gerekir’ yoksa ‘özümüze dönerek İspanyollaşmak mı’ sorusu çevresinde yoğunlaşır. Unamuno “modern Avrupa yaşantısının dışında başka bir yaşantı yok mu sanki” diye sorarak “Avrupa’da eksik olan ruhsal güç ve inanca sahip kendi toplumuna sarılarak asıl Avrupa’yı İspanyollaştırmak gerek” der.

I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalan İspanya, Wilson prensipleri ve Sovyet devriminin getirdiği rüzgarla şiddetlenen Katalanların özerklik taleplerine ve kral XIII. Alfonso’yu tahtan indirilme çabalarına tanık olur. 1917 Sonrasında İspanya’da yaşanan karışıklığın arkasında sadece Katalanlarla diğerleri arasında değil işçilerle işverenler arasında, işçilerle diğer işçi grupları arasında, dindarlarla liberaller arasında, kısaca toplumun her kesiminin birbiriyle yaşadığı gerginlik vardır. 1922 Yılında beş yıldır iktidara gelen hükümetlerin sağlayamadığı istikrarı sağlayacak bir umut olarak görülen General Primo Madrid’e gelir. Kral generalden XIX. yüzyılın başlarındaki ordu muhtıraları geleneğine uygun davranarak bir hükümet kurmasını ister. Ne var ki General Primo mevcut anayasal yapı içinde yeni bir sivil hükümet kurmak yerine Meclisi ve 1876 anayasasını askıya alıp düzeni sağlayacak bir askeri hükümetin kurulduğunu duyurur. General Primo, Benito Mussolini’nin Ekim 1922’de gerçekleştirdiği Roma yürüyüşünü örnek almıştır. Grevler, sokak savaşları, İspanya dışından gelen kötü haberler ve kısır siyasi çekişmelerden bıkmış İspanyol halkı generale büyük destek verir. General Primo hem liberallerin hem muhafazakârların siyasi haklarını ortadan kaldırır, partileri kapatır. Kapatılanların yerine temelleri önem sırasıyla ulus, kilise ve kral olarak belirlenen yurtsever birlik adlı tek bir parti kurar. Kral XIII. Alfonso diktatörünü İtalya kralına şu sözlerle tanıtıyordu: “İşte bu da benim Mussolinim”.

General Primo’nun diktatörlüğü Ocak 1930’da sona erdikten sonra 14 Nisan 1931’de İspanya bir kez daha Cumhuriyet ilan eder. Destekçileri tarafından ‘güzel kız’ adı verilen ikinci Cumhuriyet muhalifleri tarafından güvensizlikle karşılanır ve yasal olmamakla suçlanır. XIII. Alfonso ülkeyi terk ederken: “Anladım ki halkım beni sevmiyor. Krallık haklarımı sağlayacak araçları kolayca bulabilirim ama bir kardeş kavgasına yol açmaktansa sahneden çekiliyorum.” Madrid halkı ise sokaklara dökülüp “o gitmedi biz kovduk” diye haykırır. İspanya bir anda monarşiye dayalı diktadan serbest seçime dayalı cumhuriyete geçmiş olur.

II. Cumhuriyet döneminde devlet başkanı olan Manuel Azaña kiliseler ateşe verilip İspanya’nın artık Katolik bir ülke olmadığını söylerken: “Bir tek Cumhuriyetçi’nin yaşamı Madrid’in tüm manastırlarından daha değerlidir.” der. İç savaştan sonra Papa XII. Pius Roma’dan “İspanya’nın şehitlerini kutsuyorum. Dünyanın selameti İspanya’dan doğdu. diye seslenir.

1809 Doğumlu romantizm akımının önemli temsilcilerinden biri olan yazar Mariano José de Larra y Sánchez de Castro, kendi esprili diliyle şöyle der: “İspanya’yı durup düşündüğümde, zihnimde ona uzun bir aradan sonra karşılaşan kimselerin birbirlerine yönettikleri şu alışılmış iltifatı yöneltiyorum hep: hiç değişmemişsiniz, sizin için zaman hiç geçmiyor sanki.”

Turizm afişlerinde bile ‘İspanya farklıdır’ sloganını kullanan, kendini İspanyolca konuşulmayan ülkelerin dışında gören İspanya özellikle 1986’da Avrupa Birliği’ne girdikten sonra büyük değişim gösterir.1960’lı yıllara kadar göç veren bir ülkeyken bugün önemli bir ekonomi haline gelir.

Sosyolog, siyasi analizci, yazar Ignacio Sotelo, şöyle der: “İspanya’nın tarihsel gerçeği üç kültürün kaynaşmasından doğmuştur. İspanyol ruhunun en özgün ve evrensel yanı, 900 yıl süreyle Hristiyan, Müslüman, Musevi uygarlıklarının aynı ortamda yaşaması ile yaratılmıştır. İspanya adını verdiğimiz şu pek karışık ve çelişkili tarihsel varlığın sessizliğinin olanca görkemiyle ortaya çıkması için kökenlere dönmek gerekiyor. Çok güçlü ve bilgili niteliklere sahip iki dünya, İslam alemi ile Frank Hristiyan alemi arasında, ikisinden hiçbirine tam uymayan bir ara uygarlık.”

Bu üç kültür meselesine XV. Yüzyılda İspanya’ya gelmiş olan romanları ya da Gitanos’ları (çingeneler) ve İspanyol kültürüne kattıkları flamenkoyu  hatırlamak gerekir. Kristof Kolomb’un Hindistan’a ulaşmak için batıdan doğuya yola çıkarak Amerika’yı keşfetmesi ile aslen Kuzey Hindistan kökenli göçebe bir halk olan çingenelerin İspanya’ya girişi aynı döneme rastlamaktadır. Kral ve kilisenin izniyle Endülüs dağlarında sığınma hakkını alır ve genellikle çayırlık bölgelerde kendine has ve kötü şartlarda yaşamlarını sürdürürler. Çingenelerin Endülüs’e yerleşmesiyle ilk artistik flamenko doğar. Flamenko, Güney İspanya’nın kendi folklorik müziği ile çingenelerin aynı kültürden yaratmış oldukları müziğin kaynaşmasıyla ortaya çıkar.

İspanyol kültürüne ilişkin bileşenlerinin zaman zaman kanlı mücadelesine rağmen bugün varılan nokta, bu çelişkileri zenginlik olarak kabul eden ve dünyaya böyle bir görüntü sunan bir İspanya’dır. 90’ların başında kurulup dünyanın dört bir yanına yayılan Cervantes enstitüleri ile bu hoşgörülü, çoğulcu kültür politikası dünyaya taşınıyor ve tanıtılıyor.

İspanya’da edebiyat

İspanya’da edebiyat; Orta çağ, Rönesans dönemi,  Barok Dönem, Yeni Klasisizm Dönemi, Romantizm Dönemi, Realizm ve Natüralizm Dönemi ve 20.Yüzyıl başlıklarıyla incelenebilir.

Kastilya dilinde yazılmış, günümüze kadar ulaşabilen ilk eser epik bir şiir olan ve Müslümanlarla yapılan savaşı konu eden Mio Cid destanıdır. Geleneksel saz şairleri tarafından dilden dile aktarılagelmiş olan destanı 1207 yılında Per Abbat kaleme almıştır.

XIV. yüzyıla kadar edebiyat halkın ve asillerin uğraştığı bir iş olmadığı için, din adamları ellerindeki geniş kaynakları halka öğretmek adına eserler verirler. XIV. yüzyılda burjuva sınıfı ile ilk eserler ortaya çıkar.

Kastilya dilinde nesir, kral X. Alfonso’yla (1221-1284) başlar. Onun zamanında saray her din ve milletten bilim adamının ayrım görmeden yaşadığı bir kültür merkezi haline gelir. Alfonso, Arapların ve Yahudi toplumunun kültür birikiminden faydalanarak geniş çapta nesir eserler meydana getirtir.

XV. yüzyılın ilk yarısında yazılmış iki önemli seyahatname vardır. ,Ruy Gonzales de Clavijo tarafından yazılan “Timurlenk’e gönderilen elçi”de 1403’te Cadiz’den başlayıp İstanbul, Karadeniz, Erzincan, Erzurum, Ağrı, Tebriz, Sultaniye, Tahran, Keş ve Semerkant’a oradan da Alcalá de Henares’e toplam üç yılda yapılan seyahat anlatılır. “Kastilyalı bir asilzâde’nin gezileri”nde ise Pero Tayfur 1436-1439 yılları arasında İstanbul, Trabzon, Kudüs, Kahire, Edirne ve Bursa gibi önemli şehirlere yapılan gezileri anlatır. İki kitap da Türkçeye çevrilmiştir.

XV. yüzyılın ortalarından itibaren Latinceden tercüme edilmiş metin sayısı giderek artar ve nesirde Hümanistik çalışmalar başlar.

14. ve 15. yüzyıllarda daha önce savaştan başka bir şey düşünmeyen asiller sınıfı ince ve yüksek duygulara sahip, aşk ve bireysel kahramanlığı kendisinde toplayan sosyal bir sınıf haline gelmiştir. Bu dönemde Fransa’da manzum bir saray romanının ortaya çıktığı görülür. Fransa kaynaklı bu edebiyat İber Yarımadası’nda uygun bir zemin bulmuştur. Şövalye romanları adı verilen bu romanlarda, kahramanlık timsali olan gezici bir şövalyenin başından geçenler anlatılır, aşkta sadakatin yeri önemlidir, fedakarlık ve zayıfların korunması ön plandadır, kötülerle mücadele edilir, devler cinler ve periler gibi doğa üstü varlıkların zaman zaman müdahalesi görülür.

Tamamı günümüze kadar ulaşmayan kahramanlık destanlarına ait halkın hafızasında yer etmiş parçalar romanslardır. XV., XVI. ve XVII. yüzyıllarda bütün sosyal sınıflar tarafından zevkle söylenmiştir. Konuları kahramanlık olayları tarihi olaylar aşk maceraları, komik hikayeler konu edilir.

XII. yüzyılda önce Fransa’nın güneyinde, sonra da bütün Avrupa’yı etkileyecek olan yeni ve kibar bir şiir türü olarak Kastilya lirik şiiri ortaya çıkar. Bu şiirin yaratıcıları provence şairleridir. Bunlar şiirlerini halk için değil saraylı asilzadeler için yaratırlardı. Bir dini ziyaret merkezi olan Galiçya‘daki Santiago de Compostela‘ya gelen hacı adayı saz şairleri Galiçya dilini tercih ederler. Kastilya dilinde nesrin yaratıcısı olarak kabul edilen kral X. Alfonso da Galiçya dilinde şiirler yazmıştır. 15. Yüzyılda Kastilyalı saray şairleri lirik şiirde ifade aracı olan Galiçya dilinden vazgeçerek Dante’nin de etkisiyle Kastilya dilinde provence kaynaklı aşk şiirleri yazarlar.

Juan del Encina (1469-1529) Rönesans Tiyatrosu’nun temellerini atan kişidir.

XV. Yüzyılda Kastilya Edebiyatı’nda daha çok Orta Çağın özellikleri egemen olmakla birlikte, Rönesans’ın etkisi de hissedilmektedir. Orta Çağın geleneksel Hristiyanlık idealleri ile eski çağın klasik kültürün bir arada görüldüğü bir geçiş dönemidir bu. Fernando de Rojas’ın 1499’da yazdığı “La Celestina” ya da diğer adıyla “Calisto ile Melibea’nın trajikomedisi”, İspanyol edebiyatında Don Quijote’den sonra en tanınmış eserdir. İspanya’ya Rönesans geç gelmiştir. Edebiyatta geleneksel olanla bu yeni olanın İspanya’ya has bir denge ile bir arada ortaya konduğu görülür. Cervantes, kendisinden yaklaşık 50 sene önce yazılan La Celestina’yı çok beğenmesine rağmen erotik kısımlarını eleştirdiğinde Boccaccio Decameron’u yazalı iki yüzyıl geçmiştir.

Orta Çağın sona ermesi ile birlikte İspanyol Edebiyatı’nda XVI. yüzyılın başından XVII. yüzyılın sonlarına kadar devam edecek olan ‘altın çağ’ başlar. Her biri yüz yıl süren, Rönesans ve Barok olmak üzere ikiye ayrılan bu parlak ve verimli devrede edebiyatta ve güzel sanatlarda ölmez eserler yaratılır.

Bir küresel imparatorluk olan İspanya’da büyük bir ekonomik gerilemenin gözlemlendiği o dönemde, o zamanki toplumun sınıfları, edebiyat yoluyla yansıtılması, sefiller, eğlendiriciler, dolandırıcılar ve kimsesiz çocuklarla dolu bir dünya, yani gerilemenin keskin çizgilerle betimlendiği bir tablo Pikaresk Romanlar vasıtasıyla bütün çıplaklığıyla sergilenir. Pikaresk kelimesi ‘picaro’dan gelmektedir. Bu Pikaresk romanların ana kahramanlarına yakıştırılan ve dolandırıcı, haylaz, düzenbaz veya serseri anlamına gelen bir terimdir. İlk Pikaresk roman 1554 yılında yayımlanan yazarı anonim olan ve Türkçeye de çevrilmiş olan El Lazzarillo de Tormes’dir (Tormesli Lazarrilo). Kitap büyük bir sansasyon yaratır, engizisyon mahkemesi onu yasaklı kitaplar listesine dahil eder, ancak geniş bir kitle tarafından okunur, hatta binlerce nüsha yurtdışından kaçak olarak ülkeye sokulur. Eser günümüzde modern gerçekçi romanın öncüsü sayılmaktadır. Don Quijote’deki Gines de Pasamonte tipik bir İspanyol picaro karakterdir. Kitapta XII. Bölümde Gines hayat hikayesini yazdığını söyleyince Don Quijote merak eder:

“-     O kadar güzel mi ki? diye sordu Don Quijote.

–        O kadar güzel ki bence Lazarillo de Tormes’i de, bu konuda yazılmış ya da yazılacak kitapların tümünü de bastırır. Gerçi içinde iki doğru şey var: ama bu iki şey öylesine eğlenceli ve güzel ki, hiçbir yalan onların yerini tutamaz.”

Pikaresk romanların ortak özellikleri gerçekçilik, otobiyografi tarzında yazılmaları, toplumun ve bireylerin kusurlu taraflarını eleştirmeleri ve ana karakterin toplumun alt kesimine ait bir kimse olmasıdır. Bu tür romanın Fransız ve İngiliz Edebiyatı’nda da çok etkili olduğu görülür. Moliere’in Tartuffe ve Daniel Defoe’nun Moll Flanders’ı bu tür eserlerden esinlenerek yaratılmıştır.

XVII. yüzyılın başında ekonomik gerileme başlamış, yüzyıl sonuna gelindiğindeyse İspanya artık bir devin iskeleti haline gelmiştir. Bu kötü durum edebiyat ve sanat yoluyla yansıtılır. Cervantes, Lope de Vega, Calderon edebiyat; Ribera, Murillo ve Velazquez resim alanında şaheserler yaratırlar.

Aslında Cervantes Don Quijote’yi Şövalye Romanlarını eleştirmek için yazar. Şövalye romanlarında işlenen fedakârlık, zayıftan yana olma, kahramanlık gibi ideallerin zamanın gerçekleri karşısında yeri yoktur. Ancak yine de Quijote bir idealisttir ve idealizm realizm çatışması Quijote’yle Sancho Panza’nın şahıslarında temsil edilir. Rönesans’ın insan yeteneğine değer veren değerlerine karşılık bu barok edebiyat döneminde insan ölümlü ve çaresiz bir yaratık olarak görülür, bu dünyanın yalancı bir hayalden, bir düş kırıklığından ibaret olduğu fikri savunulur. Bunda hem ülkenin içinde bulunduğu olumsuz durumun hem de Katolik dogmasının Rönesans’a karşı güçlenmesinin payı vardır. Cervantes işte bu karamsarlığı mizahi bir bakış açısıyla sunarak İspanyol edebiyatının en büyük eserini yazarken Lope de Vega ve etkisindeki yazarlar önemli tiyatro eserleri verirler. Şair, oyun yazarı, asker, din adamı Pedro Calderón de la Barca’nın eseri “hayat bir rüyadır” bunlara önemli bir örnektir.

XVII. yüzyılda Fransa’da Klasisizm egemendir. 1701 Yılında Bourbonların hanedanı devralmasıyla birlikte geleneksel yaşam tarzında Fransız modası hakim olur ve İspanya edebiyattaki altın çağdan hızlı uzaklaşr.

XIX. yüzyılın başında İspanya’da romantizm etkileri görülmeye başlanır. Aydınlanma çağıyla birlikte gelen bu akım ‘altın çağ’ ile kıyaslanmasa da ‘edebiyatta yeniden doğuş’a doğru bir geçiş zemini hazırlar. Tüm diğer akımlar gibi romantizmden sonra gelen realizim ve naturalizm de Fransa kaynaklıdır.

Son Pikaresk romanlarla birlikte kaybolan gerçekçi eğilim XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar görülmez. Bu yüzyıl İspanyol edebiyatında romantizm, realizm ve natüralizm gibi edebi akımların ortaya çıktığı ve ikinci bir altın çağın yaşandığı bir zaman dilimidir. Yüzyılın ikinci yarısında romantizmin etkileri azalır ve romancıların ilgisi giderek yaşadıkları çağ ve çevre üzerine toplanmaya başlar.

1898 yılında İspanya’nın ABD’ye yenilmesi ve Amerika’daki kendine bağlı ülkeleri kaybetmesi büyük bir hayal kırıklığı yaratır. 98 Kuşağı akımına dahil yazarlar İspanya’nın içinde bulunduğu kötü durumu ve iç ve dış politikasını yazılarında eleştirirler. Bu dönemdeki yazarlar önceleri ileri seviyedeki Avrupa devletleri ile ilişkinin ülkeyi ileri götüreceğini inanmışlarsa da sonraları kendi manevi değerlerinin ve kültürel zenginliklerinin üzerine eğilerek İspanya’nın altın çağına dönmesinin mümkün olacağı görüşünü benimserler. Önemli yazarların isimleri Basklı yazar Miguel de Unamuno, Pío Baroja, Ramiro de Maeztu ve Azorin takma adıyla bilinen José Martínez Ruiz’dir.

Nesirde 98 Kuşağı sayesinde önemli eserler meydana getirilir. Nazımda ise modernismo denilen ve Fransız sembolizmini andıran bir akımla birlikte yeni bir bakış açısı belirtilir.Bu akım İspanyol edebiyatına Nikaragualı şair Ruben Dario tarafından getirilmiştir. Şiirde Kastilyalı Antonio Machado ve Juan Ramon Ramirez en önemli isimlerdir.

1920 Yılına gelindiğinde İspanyol şiirinde Machado ve Ramirez şiirlerinin etkisiyle yeni bir bakış açısı belirir. Buna göre şairin duygularını doğrudan ifade etmesi kabul edilmezken, gerçeğin bir takım benzetmeler yoluyla stilize edilerek verilmesi doğru bulunur. 27 Kuşağı denen bu şairler grubunun en önemli temsilcileri  şair,oyun yazarı, ressam, piyanist ve besteci Federico García Lorca ve Nobel ödüllü Vicente Aleixandre’dir.

İç Savaş sonrası sanatın toplumsal gerçekçilik akımında ise hiçbir yerde İspanya’daki kadar şiddetli acı terimlere dökülmemiştir. 40’lı yılların başında toplum ve bireydeki en ürkütücü, en dehşet verici yanları sergilemeyi ilke edinen Tremendismo (şiddetten titreme) akımının unutulmaz örneği Camilo José Cela’nın Pascal Duerte’sidir.

Atölye takvimini şöyle belirledik:

9.11.2020Fernando de RojasCelestinaİspanyaFaruk Sevim
16.11.2020Miguel de CervantesKöpeklerin sohbetiİspanyaYasemin Kilit-Aklar
30.11.2020Lope de VegaOlmedo ŞövalyesiİspanyaMurat Tekelioğlu
14.12.2020Miguel De Unamuno SisİspanyaÖzlem Tatlıcan
28.12.2020Federico Garcia LorcaBeş yıl geçince İspanyaŞenol Karakaş
11.01.2021Jorge Luis BorgesKum kitabıArjantinYalçın Akyıldız
25.01.2021Ernesto Sabato Kahramanlar ve MezarlarArjantinŞengül Çiftçi
8.02.2021Camilo Jose CelaPascual Duarte ve AilesiİspanyaYıldız Önen
22.02.2020Carmen LaforetHiçİspanyaNilüfer Uğur-Dalay
8.03.2021Gabriel Garcia MarquezKırmızı PazartesiKolombiyaCeren Aydos
22.03.2021Cristina Rivera GarzaTayga sendromuMeksikaFigen Dayıcık-Fırat
5.04.2020Rosa MonteroDünyayı kurtarma talimatlarıİspanyaKamer Badur-Eğilmez
19.04.2021Mariana EnriquezYangında kaybettiklerimizArjantinEvren Ergeç
3.05.2021Ariana HarwiczGeber aşkımArjantinGörkem Yeltan
Kalile ve DimneBeydeba /Ibnü’l MukeffaHindistan/İsp.

Barışla kalın.

AtölyeBAK

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Comments are closed.