6 Nisan 2022 – Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi, XIII. Dönem, 12. Toplantı – Kötülüğün Sıradanlığı

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Temasını ‘Alman Edebiyatında savaş ve barış’ olarak belirlediğimiz Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi’nin XIII. Döneminin 6 Nisan Çarşamba günkü on ikinci toplantısında Yıldız Önen bizlere Hannah Arendt ‘ın (1906–1975) dönemini, hayatını ve Atölye’nin konusu olan Kötülüğün Sıradanlaşması Adolf Eichmann Kudüs’te (Eichmann in Jerusalem: A Report on the banality of Evil) (1963) adlı kitabını tanıttı ve Atölye katılımcılarının tartışmasına açtı.

Hannah Arendt Almanya doğumlu Yahudi kökenli  bir felsefeci, siyaset bilimci, yazar, aktivisttir. O Yıllarda bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya’nın (şimdiki Hanover’in bir parçası), Linden şehrinde seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak 1906 yılında dünyaya gelir. Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann, Freiburg’da Edmund Husserl, Heidelberg’de Karl Jaspers’in öğrencisi olarak felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi görür.

Martin Heidegger ile Arendt’in uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi olur ve bu ilişki, Heidegger’in Nazi sempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilir. Tezini varoluşçu felsefeci Jaspers’in danışmanlığında ‘Aziz Augustinus’un düşüncesinde aşk kavramı’ üstüne yazar. Arendt’in tez çalışmasını 1929 yılında yayınlarsa da 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesiyle Alman üniversitelerinde ders vermesi engellenir. Bunun üzerine Paris’e kaçan Arendt orada  Walter Benjamin ile tanışıp dost olur ve Fransa’da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalışır. 1940 yılında Fransa’da Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlenir.

Ancak Alman askeri kuvvetlerinin Fransa’nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudiler toplama kamplarına gönderilmeye başlayınca kaçmak zorunda kalır. 1941 Yılında kocası, annesi ve 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren bir Amerikalı diplomatın yardımı ile A.B.D.’ne kaçar. New York’taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi olur ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı. II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürür ve Almanya’nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık eder. 1950 Yılında Amerikan vatandaşı, 1959’da da Princeton Üniversitesi’ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör olur. Kötülüğün sıradanlığı kitabından sonra herhangi bir akademik gerekçe gösterilmeden, ‘öğrenciler istemiyor’ söylemiyle üniversiteden uzaklaştırılır.

1975 yılında, 69 yaşında öldüğünde, New York’ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji’nin mezarlığına gömülür. Son kitabı ‘Zihnin yaşamı’ öldüğünde yarım kalmış tamamlanmamış olarak basılır.

Yaşama tutku derecesinde bağlı, canlı, politik olarak aktif ve üretken bir kişidir. Augustin’de aşk kavramı. Bir felsefi yorum denemesi (1929),  Totaliterizmin Kökenleri (1951), Rahel Varnhagen: Bir Yahudi Kadının Hayatı (1958), İnsanlık Durumu (1958), Geçmişle Gelecek Arasında (1961), Devrim üzerine (1963), Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (Kötülüğün sıradanlığı) – (1963), Karanlık Dönemlerde İnsanlar (1968), Pariah olarak Yahudi: Modern zamanlarda Yahudi kimliği ve politikaları, Zihnin Yaşamı (1978) isimli kitapları vardır.

Çoğu kişi tarafında felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin ‘bireyin kendisi’ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddeder. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının ‘tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa’odaklanmış olmasıdır. Felsefeci, gazeteci, aktivist, yazar, ne olduğu tartışmasının ayrıntılarına girmeden üretken biri olduğu söylenebilir.  Hayata son derece bağlı, ölümü, soykırımı yıllarca yaşamış, bunun üzerine çalışmış, ders vermiş, kitaplar yazmış başarılı bir yazardır.

Arendt herhangi bir ‘izm’ tanımı istemediği gibi onu herhangi bir izm ile tanımlayabilen de yoktur; ne liberal ne marksist ne de başka bir akıma girmeyecek şekilde yazar. Bu yüzden anarşist olarak da tanımlayanlar olur. Politikanın Çağrısı kitabında Fatmagül Berktay “Arendt’i belirli bir düşünce kategorisine sokmak zor. Geleneksel muhafazakarlık, liberalizm, sosyalizm kategorilerine girmiyor.” der.   Türk felsefecilerden Prof. Dr. Seyla Benhabib onun için “bazıları Arendt’in çalışmalarını siyaset biliminden çok gazetecilik olarak görüyorlar. Ben bu fikre yakınım. Arendt’in yazıları dünyada ilginç seyahatler. Bunları okumak güzel olayları anlamaya yardımcı oluyor. Ancak ona filozof demek abartılı olur.” Nitekim kendisi de benzer açıklamalar yaparak “Her bir şey yazdığınızda ve onu dünyaya yolladığınızda, kamusal olduğunda tabi ki herkes bu yazıyı kendisinin istediği gibi yorumlayacak ve kullanacak, doğru olan bu.” der.  Fatmagül Berktay da buna benzeyen bir şey söyler: “Arendt’in düşüncesi çok farklı okumalara yol açabilecek kadar yoğun ve zaman zaman içinde çelişkiler barındıran bir düşünce olduğu için ona ilişkin farklı yorumların tümünde de belirli bir gerçeklik payı bulmak mümkün.”

2006 Yılında Villanova Universitesi insanlık tarihi profesörü yazar Eugene McCarraher ise şunları yazar:”1962’nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt’i taşıyan bir taksi Central Park’a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy’ye olayı şöyle aktarmıştır: “kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm.” “Ölümün korkunç olmadığını düşünse de” aynı zamanda “hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini” düşünmüştü.”

Arendt çalışmalarında özellikle şiddet ve şiddetin kaynağı üzerinde durur. Şiddeti, sayılara ya da görüşlere değil, kullanılan araçlara dayandırır. Ona göre şiddet her zaman araçlara muhtaçtır ve içerisinde her zaman bir keyfilik unsuru taşımaktadır. Ve devlet de en güçlü şiddet araçlarını elinde bulunduran merkezi bir otoritedir. Ancak kimi zaman şiddetin gereksiz olmadığını ve onu bir insanlık durumu olarak gördüğünü açıklar: “Kimse meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz. Çünkü şiddet yalnızca açık değil, aynı zamanda mevcuttur ve aracı haklı kılan amaç hemen orada durmaktadır…Bir Yahudi, Yahudi olarak şiddet görüyorsa kendini savunmalıdır.”

Eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır. “Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar” şeklindeki liberteryen varsayıma karşı çıkar, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960’lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.

‘İnsanlık Durumu’nda emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır. ‘Totaliterizmin Kökenleri’ isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları inceler. Bu kitabı kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkıştığından tartışma yol açar. Bu kitapta Arendt “Stalinizm ve Nazizm şeklindeki totaliterlik siyaset biliminin kategorilerini ve ahlaki yargıları yıktı ve tarihin devamlılığını parçaladı.” der. Tarihin devam edebilmesi için Arendt’in yeni fikirlerin ölümcül etkileri dediği geçmişi yeniden düzene sokarak şimdiyi anlamlandırabilir ve içinde yaşadığımız sürece ışık tutabiliriz.

Arendt’in bütün dünyada tanınmasını ve tartışılmasını sağlayan gelişme ise Adolf Eichmann’ın yargılandığı davada kaleme aldığı düşünceleridir. Eichman’ı yargılanacağı mahkemede görmek ve New Yorker gazetesine yazmak için 1961 yılında Kudüs’e gider. Dava sırasında Eichman’ın tavırları Arendt’te faklı düşünceler yaratır. Bu düşüncelerini “Eichmann Kudüs’te: Şeytaniliğin Basitliği Üzerine Bir Rapor” adlı kitapta dile getirir. Kitapta savunduğu bu düşünceler bugün dahi tartışılmaktadır. 

Kitap ile ilişkin en çok tartışılan ve eleştirilen iki konu var:

·        Arendt düşünme yetisinden yoksun olmuş bireylerin verilen eylemi sorgusuz sualsiz gerçekleştirdiğine inanır. Eichman’ın da bu düşünme eyleminin yoksunluğundan dolayı iktidarın verdiği eylemi yerine getirdiğini düşünür.

·        Yine Arendt Yahudi soykırımı sırasında yaşananlarda Yahudi liderlerinin rolü olduğunu da söyler. Onların muhalefet etmeyip işbirliği yapmalarının bunda etkisi olduğunu savunur.

Bu ‘acımasız’ sözleri soykırım yaşamış Yahudi halkının yüreğini ‘acıtır, . Arkadaşlarının çoğu onu şiddetle eleştirir, Yahudi Konseyleri onu Alman makamları ile işbirliği ile suçlar, bazıları bu düşüncelerine katılırken bazıları onu ölümle tehdit eder, tehdit mektupları alır, üniversitedeki işinden olur. Ancak Arendt kendi düşüncesinden bir adım geri atmaz ve düşüncesini tutarlı bir şekilde savunmaya devam eder. O Eichman’ı ve soykırımı gerçekleştirenleri anlamanın onu ve onları affetmek anlamına gelmediğini düşünerek “anlamak asla affetmek anlamına gelmez” der. Kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu mu olup olmadığı sorusuna cevap arar. “Düşünmenin tezahür rüzgârı doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabilir. Yeter ki insan düşünme eylemliliği içinde olsun.”

Kötülüğün sıradanlığı kavramı,  Adolf Hitler’e sunulan ‘ Yahudi sorununun Nihai Çözümü’nde aktif rol alan ve savaş sonrası Arjantin’e kaçan buradan da 11 Mayıs 1960 yılında Mossad ajanlarınca Kudüs’e kaçırılıp yargılanan eski Nazi subayı Yarbay Adolf Eichmann’ın (1906-1962) hikayesi, yargılanma ve savunması üzerine kurgulanmıştır. Eichmann, II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi halkına ve bu anlamda insanlığa karşı suç işlediği iddiasıyla hazırlanan iddianamesi uyarınca 1950 tarihli ‘Nazi ve Nazi işbirlikçileri Yasası’na göre yargılanmaktadır. Arendt, Eichmann davasına The New Yorker dergisi adına muhabir gözlemci sıfatıyla katılmış ve sonrasında gözlem ve yorumlarını yukarıda adı geçen başlıkla rapor ederek yayınlamıştır.

Arendt, bir kötülük makinesi gibi işleyen ve tarifi imkânsız acılara yol açan Nazi terörü karşısındaki şaşkınlığından henüz kurtulamadan bu şaşkınlığı giderme ve olup bitene yani kötülüğe bir anlam vermeye çalıştığı bir dönemde Eichmann’ın yargılanma sürecinde ikinci bir şaşkınlık yaşar. Kötülük, özellikle ‘Nihai Çözüm’ün ürettiği kötülük çok alışıldık, sıradan bir durum değildir. Hatta hiç sıradan değildir. Zaten tüm dünya ile birlikte Arendt ve diğer Yahudi entelektüellerini şaşkına çeviren de bu sıra dışılığıdır. Ancak işin ilginç yanı Yahudilerin fiziksel imhasını amaçlayan ‘Nihai Çözüm’de aktif rol alan Nazi kolluk kuvvetlerinin ve dolayısıyla Eichmann’ın bu işi alelade, sıradan bir görev olarak görmeleri ve yerine getirmeleridir.

Bu iş o kadar basitleştirilmiş ve sıradanlaştırılmıştı ki; “En ağır cezalardan birini alan cani, fırsat buldukça çocuklara sosis dağıtıyor, on binleri ölüme yollayan doktor, onunla aynı üniversitede okumuş bir kadını, ona gençliğini anımsattığı gerekçesiyle ölümden kurtarıyor, ertesi gün gaz odasına yollanacağı halde yeni doğurmuş bir anneye çikolata yollayabiliyordu.”

Eichmann, üzerine atılı suçların Nazi hükümetinin temin ettiği hukuki zeminde görev bilinciyle gerçekleştirilmiş meşru eylemler olduğunu ifade etmeye çalışır, bundan dolayı da iddianame bakımından suçsuz olduğunu iddia eder. ‘Bu iddianame bakımından hukuka karşı suçsuz ama Tanrı’ya karşı suçluluk içindedir.’

Arendt, daha önce Totalitarizmin Kaynakları’nda Nazi suçlarının geleneksel suçlara benzetilemeyeceği üzerinde ısrarla durarak bunu ‘insanları insanlar olarak gereksiz kılmak’ biçiminde radikal kötülük olarak tanımlamış ve bunun insanca anlaşılabilir sebeplerle açıklanamayacağını belirtmiştir.  Bu noktada Arendt, tartışmalı bir kavram olacağını bile bile, kötülüğü sıradanlıkla niteler ve gündelik hayatta ‘oldukça sıradan bir deneyim’ olan ‘düşünce yoksunluğu’nun ya da ‘düşüncesizlik’ eş deyişiyle ‘fikirsizlik’liğin bir sonucu olarak ‘kötülüğün sıradanlığı’nı ileri sürer.

Arendt’in adalet teorisine bakıldığında ona göre adaletin iki modeli vardır:

1.      Politik aktörlerin ve kamunun gücündeki AKTÖR bakışı yani oynayanlar

2.      SEYREDEN (spectator). Olaya karışmama avantajı olan şair, tarihçi gibilerin eskiyi anlamaya ve olanla bizi uzlaştırmaya çalışan bakış açısına sahip olan seyirciler.

Bir kez uluslararası kurallar değerlerini kaybettiğinde artık gerçekleri anlama, onları politika ve ahlak kategoriler altında toplamak mümkün değildir. Totaliterlik ahlaki ve siyasi muhakeme kategorilerimizi yıkmaktadır. Bu durumda hayal etmeye başvurabiliriz.  

Eichmann sonrası Arendt yeni bir soru sorar:  “gerekli olduğu zamanlarda aniden yapılan tüm işleri yargılayacak, yasa ve kamuoyunun desteklemediği yeni ‘bir bağımsız insan duyusu’ yaratabilir miyiz?”

“Hukuku eline alan insan adalete ancak söz konusu durumu hukukun tekrar işlemeye başlayabileceği ve kendi fiiliin de -en azından ölümünden sonra-meşrulaştırılabileceği bir şekilde dönüştürmeye yanaştığı takdirde hizmet eder.” Bu noktada akla hemen yakın geçmişten iki örnek gelir ki birisi de “Türkiye’deki Ermenilerin yaklaşık üçte birini (600 bin) ölümüyle sonuçlanan Ermeni pogromlarının büyük katili Talat Paşa’yı1921’de Berlin’in orta yerinde vurarark öldüren Ermeni Soghomon Tehliryan’ın davası.”

Bu sorudan da anladığımız gibi Arendt bu yargılamadan ve diğer tüm totaliter dönemlerden yola çıkarak var olan normal zamanlarda işe yarayan değerlerden olağanüstü zamanlarda vazgeçmemiz gerektiğidir.

“Sonunda sanığa ‘boş laflar’ ettiğini söylediklerinde hakimler şüphesiz haklıydılar ama bu boş lafların sahte olduğunu sanığın çirkin ve aslında hiç de boş olmayan diğer düşüncelerini bu yolla saklamaya çalıştığını düşünürken yanılıyorlardı…Eichmannla iletişim kurmanın imkansız olmasının nedeni yalan söylemesi değil kelimelere ve başkalarına karşı ve buna bağlı olarak gerçekliğe karşı en güvenilir zırhla sarılmış olmasıydı.”

 “Beni öyle göstermeye çalışsalar da ben canavar değilim. Bir safsataya kurban gittim.”, “başkalarının yaptıklarının cezasını çekmek zorunda olduğu için büyük üzüntü duyuyordu.”

“Eichmann, sadece, gündelik dilde söyleyecek olursak,  ne yaptığını hiç fark etmemişti. Zaten aylar boyunca polis sorgusunu yöneten bir Alman Yahudisinin karşısında oturmasını sağlayan da tam da tahayyül yetisinden bu kadar yoksun oluşuydu.”

“Ancak kendini aldatma pratiği çok yaygınlaşmış hayatta kalmanın neredeyse en önemli ahlaki önkoşullarından biri haline gelmiştir, dolayısıyla bugün Nazi rejiminin çöküşünden on sekiz yıl sonra bu rejimin apaçık yalanlarının büyük bir kısmının unutulduğu bir zamanda bile, yalancılığın Alman ulusunun karakterinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini düşünmemek zordur. Savaş sırasında, Alman halkının tamamı üstünde en etkili olan yalan ‘Alman halkının kader savaşı (der Schick-salskampt des deutschen Volkes) sloganıydı.”

“Eichmann’ın gerçekliği çarpıtması korkunçtu, çünkü çarpıttığı gerçekler korkunç şeylerdi. Yine de Hitler’den sonra Almanya’da olanlardan çok da farklı değildi… Eski Savunma Bakanı Franz-Josef Strauss’un Berlin Belediye Başkanı olan ve Hitler döneminde Norveç’e iltica etmiş Willy Bradt’a  ‘Almanya’da olmadığınız on iki yılda ne yaptınız?’ diye soruyordu ve ‘biz burada, Almanya’da ne yaptığımızı gayet iyi biliyoruz’ diyordu… o yıllarda Almanya’da olan Almanların yaptıkların fenalıkların nasıl diline düştüğünü hatırlatmış oluyor, dahası ne üstüne alınıyor ne de utanıp sıkılıyordu.”

“Nazi partisine asla katılmadığı halde mahkemede kendisini dinleyenlere ‘duygusal’ olmamanın ne anlama geldiği konusunda kolay kolay unutamayacakları bir ders veren Kölnlü vergi ve ticaret avukatı Dr. Servatiustu… ‘iskeletlerin toplanması, kısırlaştırma, gazla öldürme vb. tıbbi meseleler’den sanığın sorumlu tutulamayacağını beyan etti. Bunun üzerine Hâkim Halevi araya girerek ‘Dr. Servatius,  sanırım gazla öldürmenin tıbbi bir mesele olduğunu söylerken diliniz sürçtü’dedi.”

“Nihai Çözüm’ün baştan sona kadar dehşet verici bir özenle – tipik bir biçimde Alman olmasıyla veya kusursuz bir bürokratın belirleyici özelliği olmasıyla, genellikle göreni hayretler içinde bırakan özenle- uygulamanın kökende tuhaf bir anlayış, esasen Almanya’da yaygın bir anlayış vardır: yasalara bağlı olmak insanın salt yasalara uyması anlamına değil, uyduğu yasaları kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına da gelir. Ancak görev duygusunun ötesine geçince başarılı olunacağı inancının kaynağı budur.”

“Yahudilerin yaşadığı her yerde tanınmış Yahudi liderleri vardı ve bu liderler neredeyse istisnasız olarak öyle veya böyle şu veya bu nedenle Nazilerle işbirliği yapıyordu. Bütün hakikat şundan ibaretti:Yahudi halkı gerçekten örgütlenmemiş ve lidersiz olsaydı dört bir yanda kaos ve sefalet kol gezerdi ama kurbanların sayısı dört buçuk ila altı milyon olmazdı.”, “…. Nazilerin saygıdeğer Avrupa toplumunda yol açtığı ahlaki çöküntünün bütünlüğüne ilişkin çarpıcı bir fikir vermesi- sadece Almanya’da değil nerdeyse bütün ülkelerde sadece zalimlerde değil kurbanlarında da.”

“Danimarka, İsveç, İtalya ve Bulgaristan gibi ülkeler antisemitizmden neredeyse hiç etkilenmedi; ama coğrafi açıdan Almanya’nın etki alanına giren üç ülkeden sadece Danimarka, Alman efendilerine bu konu hakkında gerçekten ne düşündüğünü söylemeye cesaret etti…Danimarka hükümet yetkilileri kendilerine büyük bir ihtiyatla sarı amblem konusunu açan Almanlara, bu nişanı koluna ilk geçirecek kişinin Kral olacağı yanıtını verdiler; ayrıca Yahudi karşıtı herhangi bir tedbire başvurulması durumunda hemen istifa edeceklerini belirtmeyi de ihmal etmediler…Danimarkalı işçiler işleri biraz hızlandırmaya yardım edebileceklerini düşündüler… tersanelerde karışıklıklar başladı, işçiler alman gemilerini onarmayı reddedip grev yaptılar.”, “Danimarka’da Berlin’den gelen emirleri göz göre göre sabote etmeleri…bildiğimiz kadarıyla Nazilerin açık bir direnişle karşılaştıkları tek vaka bu ve görünüşe göre bu direnişe maruz kalanlar sonuçta bu konudaki fikirlerini değiştirdiler.”, “Bulgaristan Ağustos 1944’te tehcir edilen tek bir Bulgar Yahudisi yoktu…Dimitrov’un bu davranışı Almanya dahil olmak üzere bütün dünyada takdir edildi. İnsanlar ‘Almanya’da tek bir adam kalmış, o da Bulgar’ diyorlardı.”

“Baylar kısa bir süre sonra tekrar görüşeceğiz. Bütün insanların kaderi bu. Çok yaşa Almanya, çok yaşa Arjantin, çok yaşa Avusturya! Sizi unutmayacağım”, “Son dakikalarında insanın kötülüğüyle ilgili bu uzun dersin bize ne öğrettiğini özetliyordu sanki – korkunç, fikre ve zikre direnen kötülüğün sıradanlığı.” 

“Ve nasıl siz dünyayı Yahudi halkıyla ve daha nice ulustan insanla paylaşmak istemediğiniz için -sanki sizin ve üstlerinizin bu dünyada kimin yaşayacağına kimin yaşamayacağına karar verme hakkınız varmış gibi – bir politikayı destekleyip uyguladıysanız biz de hiç kimsenin yani insan ırkının hiçbir üyesinin bu dünyayı sizinle paylaşmak isteyebileceğini düşünmüyoruz. İşte bu nedenle sadece bu nedenle idam edilmeniz gerekir.”  

Arendt, her ne kadar kendini felsefeci olarak görmese de bizlere bir dizi soru sordurdu. İnsan doğru ile yanlışı ayırt edebilir mi? Yaşanılan bağlam kötülüğe fırsat tanıyorsa, insan seçimlerini nasıl yapacak? Yalnızca istisna olanlar mı normal tepkiler gösterir? Kötülük mü sıradanlaşıyor yoksa sıradan olan mı kötülüğü hazırlıyor? Düşüncesizlik, fikirsizlik mi kötülüğü sıradanlaştırıyor? O zaman sorulara verilecek yanıtları bulmak için daha fazla düşünmek, tartışmak ve aktif hale gelmek/eyleme geçmek bir yol olabilir.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Comments are closed.