4 Mart 2019 – Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi X. Dönem, 9.Toplantı

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Edebiyatta Savaş ve Barış Atölyesi’nin ‘İtalyan/Roma Edebiyatında savaş ve barış’ olarak belirlediğimiz X. Döneminin dokuzuncu oturumunun konusu İgnazio Silone’nin (1900-1978) Fontamara isimli eseriydi. Şengül Çiftçi, yazarın yaşadığı dönem ve hayatı hakkında bilgi verdikten sonra kitabı Atölye katılımcılarının değerlendirmesine açtı.

Bu yılın Atölye konusunu belirlerken Antik Roma–Rönesans İtalyası-Faşist İtalya başlıklarıyla bir ülkenin geçtiği evrelerin edebiyata yansımasını irdeleyebileceğimizi konuşmuş ve Antik çağa damgasını vuran, rönesansı doğuran, yaşatan İtalya, birkaç yüz yıl sonra nasıl Faşist İtalya olabiliyor diye kendimize sorumuştuk. Bu Atölye’de savaş ve barışın yanı sıra, adım adım bu süreci edebiyatın sayfalarında aradık.

14 Mart 1861 yılıda İtalya yarımadası, Garibaldi önderliğinde ulusal birliğine kavuşarak, Antik Roma döneminden sonra tarihinde bir kez daha, tek bir ülke olmayı başarır. İtalya’da birliğin sembolü Garibaldi’nin 1882 yılında ölmesinden bir yıl sonra, aynı topraklarda tarih boyunca adı baskı ve zulüm sözcükleriyle birlikte anılacak bir adam, Benito Amilcare Andrea Mussolini (Duçe) doğacaktır.

Birliğini yeni tamamlamış bir ülke olarak I. Dünya Savaşı’na müdahil olan İtalya, savaşta galiper arasında yer almasına karşın savaştan sonra yenik düşmüş bir ülke görünümündedir. Katoliklerin politik yaşama dönüşü, Rusya’da gerçekleşen komünist devrim ve savaş sonrası İtalya’da ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar kaotik bir siyasi ortamın ve birçok siyasi partinin doğmasına sebep olur. Birliğe önem veren Don Sturzo’nun kurduğu İtalyan Halk Partisi (Partito Popolare), yüzyıl boyunca ülkedenin en güçlü muhalefeti olacak olan, radikal görüşlü devrimcilerin kurduğu Komünist Parti (Partito Comunista), yazar, fikir adamı Gabriele D’Annunzio’nun önderliğini yaptığı, daha sonra faşist düşünceyi destekleyecek olan Milliyetçi Hareket, Mussolini tarafından kurulan Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı (Fasci Italiani di Combattimento) bu dönemde ortaya çıkan siyasi yapılardır.

Bu sancılı yapı içinde kendine bir çıkış yolu arayan İtalyan toplumu üzerinde faşist bir egemenlik kurmak, Mussolini ve beraberindeki milliyetçi çeteler için pek de zor olmaz. Oysa Mussolini, babasının sol siyasi düşüncelerinin etkisiyle siyasi hayata bir sosyalist olarak başlamış,  İtalyan Sosyalist Partisi’nin dikkat çekici isimlerinden biri olmayı başarmış, partinin yayın organı Avanti’de (İleri) çalışmış ve I. Dünya Savaşı’nın başında partinin savaş karşıtı bildirisini imzalamıştır. Ancak düşünceleri hızla  değişen Mussolini, çok geçmeden savaş karşıtı sosyalistlerin baskısıyla partiden çıkarılınca, artık sosyalizmi bir kenara bırakıp baskıcı, saldırgan ve gücünü milliyetçilikten alan bir iktidarın savunucusu, çok geçmeden de bu iktidarın başına geçecek kişi olacaktır.

Mussolini, Faşist Parti’nin 1922 yılı Ekim ayında gerçekleşen kongresinde -başta sadece bir protesto olduğu sanılan ama sonra eyleme dönüşen- Roma’ya yürüyüş çağrısı yaparak hükümet darbesinin yolunu hazırlar. Bu hamleye boyun eğmek zorunda kalan Kral III. Vittorio Emanuele, iktidarı Mussolini’nin ellerine bırakır. Böylece 39 yaşında iktidara gelerek ülkenin en genç başbakanı olan Mussolini, 1943 yılına kadar faşist diktatörlüğünü sürdürür.

Georgi Dimitrov’un 1935 tarihinde düzenlenen Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresinde kabul gören tanımına göre ‘Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist öğelerinin teröre dayanan açık diktatörlüğüdür.’

Faşizmin ne komünizm gibi ideolojik bir temeli vardır ne de sosyalist, liberal, Katolik-halkçı politikalar gibi siyasi bir proje özelliğine sahiptir. Bağlılık ve inanca hitap eden, eyleme dayanan, şiddet içeren söylemleri olan bir yönetim biçimidir. Mussolini tarafından yaratılan faşizm metaforu, adını Antik Roma döneminin bir sembolü olan, bir baltanın etrafına bağlanmış sopa demetini tanımlamak için kullanılan il fascio kelimesinden alır. Mussolini yarattığı bu metaforla kesintisiz eylem, mutlak iktidar ve karşıt görüşlü kitlelerce engellenemeyecek icraatlar ülküsünü hayata geçirmeyi amaçlar.

Mussolini’nin faşizmi; gücü, hareketi, eylemi yüceltmesiyle fütürizm akımına yakın dururken diğer yandan fütürist bireyciliğin karşısına faşist birliğini çıkarır. Sınıfların, sorumlu ve koruyucu bir güç altında birleşmesini dikte eden faşizmin karşısında ise tarihsel gelişme ve ilerlemenin dayanağının sınıf mücadelesi olduğunu savunan bir Marksizm durur. Faşist birlik ülküsünü gerçekleştirme yolunda Mussolini, karşıt görüşlü kişileri tutuklatmak ya da öldürtmekten çekinmez.

Mussolini’nin kendi kimliğinde yarattığı lider kültü, totaliter rejimi kutsar. Kutsanan devlet imgesinin gereği olarak, devletine bağlı bir insan tipi yaratmaya çalışır, tüm eğitim ve propaganda olanakları bu amaç doğrultusunda kullanılır ve insan, ancak devlete faydalı olduğu kadarıyla değerli görülür. Faşizm erkek egemen bir harekettir, şiddet yanlısı söylemler arttıkça faşist örgütlenme içindeki kadınların sayıları azalır.

İtalyan Faşizmi, işçi ve patronları korporatif düzen içinde toplayan ekonomik bir sisteme sahiptir. Ekonomik yapı korporasyonlar olarak anılan sektörlere bölünür, devlet müdahalesine alan bırakılır, bu değişikliklerle çalışanların örgütlenip haklarını savunmalarına engel olunur, devletin her alana karışma hakkı sağlanır. Faşizmin toprak politikası, küçük toprak sahiplerine dayandırılan bir politikadır ve bu politikanın amacı köylerde sosyalizmle savaşmak olsa da II. Dünya Savaşı sonunda, İtalya’nın özellikle güneyinde toprak sahibi olmayan köylü sayısındaki artış, bu politikanın başarısızlığını gösterir.

40 Yıla yakın İtalyan Komünist Partisi’nin yöneticiliğini yapan Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler kitabında, süreci şöyle açıklar: “Eğer bir kimse toprağını satarsa, onu alan bir kimse var demektir. Vergilerin ve borçların yükü altında ezilen yoksul köylü ve orta ölçekli köylü, topraklarını satmaya zorlanır. Ama bunların toprakları, kendilerine borç veren kimse tarafından, zengin köylü, daha çok toprağı olan köylü, tefeci, banka vb. tarafından satın alınır.”

Faşist dünya görüşü, devletin ahlaki ve hukuki düzenin yaratıcısı olduğunu savunur ve  bu duruşuyla ahlaki değerlerin kaynağı olarak gösterilen dinin ve hukukun karşısında yer alır. Ancak İtalya’da Katolik Kilise’nin etkisini göz ardı edemeyen faşistler, kiliseyle birlikte hareket etmeyi uygun bulur, kilise de materyalist-sol düşünce tehlikesine karşı kendini koruyabilmek için faşizmin yanında durmayı seçer. Böylece kilise ve faşist rejimin imzaladığı anlaşma, Katolikliğin tek devlet dini olduğu onaylar.

Faşizm kişiler arasındaki eşitlik düşüncesine karşıdır. Bu görüşe göre kişiler eşit olmadıkları gibi onlara fayda sağlayacak şeyleri de kavramaktan acizdir. Kitleler basit ve değersiz isteklerinin üzerine çıkamaz, ancak buyruklara uymak için var olabilirler çünkü faşizme göre birtakım insanlar buyurmak, diğerleri de bu buyrukları kabul etmek ve yerine getirmek için yaratılmıştır. Buyrukları verecek insanlar seçkin insanlardır ve bu seçkinleri de, gökteki ilahi kuvvetin ulusa armağan ettiği tek bir seçkin devlet idare etmelidir.

Atölyede tartıştığımız kitabın yazarı Ignazio Silone, İtalyan Birliğinin kurulma sancıları sırasında, 1900 yılında, Orta İtalya’nın Abruzzo bölgesinin L’Aquila şehrine bağlı Pescina kasabasında doğar. Babası yoksul bir köylü, annesi ise tekstil işçisidir. Çocukluğunu doğduğu kasabada geçiren Silone, on beş yaşındayken yaşanan Avezzano depreminde annesini ve iki erkek kardeşini kaybeder. Son erkek kardeşi ise faşizmin zindanlarında ölür. Henüz 17 yaşında, ileride yazacağı başyapıtında heyecanla tasvir edeceği köylülerin uğradıkları haksızları duyurmak amacıyla sosyalist mücadeleye girişir, kısa zamanda Sosyalist Parti önderliğine kadar yükselir. Sonraları Gramsci ve Bordiga tarafından yürütülen parti kongresinden yeni bir parti kurma kararı çıkınca, Silone İtalyan Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer alır.

Mussolini’nin faşist diktatörlüğü altında sömürü zincirleriyle bağlanmış bir halkın öfkesinin ve acılarını yazdığından yaşamı sürgünde, yabancı ülkelerde mültecilikle ve acılar içinde geçer. İtalya’nın 7. Cumhurbaşkanı Sandro Pertini, Silone için şöyle der: “Silone temiz kalpli bir adam, dürüst bir entelektüeldi. Onun hakkında son zamanlarda şöyle bir cümle duydum: ‘Kalabalığın gürültüsü, aklın sesini susturamaz.’ Silone’yi anlatabilecek en iyi cümleydi bu.”

Ignazio Silone, roman türünde halk yığınlarını konu eden temaları ele alan yazarlardan biri olarak yazınında, köylü sınıfının mücadelesini aktarmayı seçer. Gençliği köylüler arasında geçer. Kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakır. Köy halkının epik-dramatik şiiri olarak tanımlanan Fontamara, Silone’nin ilk edebi eseri olma özelliği taşır. Silone, Fontamara’yı 1930 yılında, İsviçre’nin Davos kentinde sürgünde, henüz 30 yaşında hastayken yazar. Kitap, ancak 1932 yılında Almanca çevirisiyle yayımlanabilir. Zaman içinde birçok dile çevrilen eserin İtalya’da yayımlanabilmesi ise ancak 1945 yılını bulur.

Eserleri arasında en  dikkat çekicisi olan Fontamara’da yazar, yoksulun yoksulu bir köyde Katolik birlik ve merhamet duygusunun gölgesinde yaşayan köylüler üzerinden, faşist dönemde İtalyan köylülerinin yaşam koşullarının bozulmuşluklarını, köylülerdeki umursamazlıkları ve siyasi mücadeleden ne kadar uzak kaldıklarını, bazen hicivli bazen de acı ve gerçekçi bir dille anlatır. Silone’nin basit, akıcı, zaman zaman pek de edebi olmayan dili, içine doğduğu köy kültürünün, çocukluğu ve ilk gençliği boyunca dinlediği hikayelerin, efsanelerin dilinin bir sonucu olarak doğar. Bu dili kullanan yazar, Fontamaralı köylülerden bir efsanenin kahramanlarını yaratarak Güney İtalya köylülerini sakin, sessiz, sıradan insanlar olarak anlatan geleneği bir kenara iter, onları acı çeken, sert, aykırı insanlar olarak hikayelerine yerleştirir.

Graham Greene, 1934 tarihli yazısında Fontamara’dan şöyle söz eder: “Fontamara’da bizi çeken, büyük büyük meselelerin varlığı değildir. Kendimizi çamurun ve kanın, adaletsizliğin ve alçaklığın içinde buluruz. Faşist zulmün şimdiye kadar okuduğumuz en can alıcı aktarımıdır bu kitap…”

Silone gerçek durumu okuyucunun gözü önüne, üstünde biriken tüm toz, çamur, kan lekeleriyle serer. Kitabın başında köyü tanımlayan paragrafı Fontamara’nın daha en baştan toplumcu gerçekçi bir roman olduğunu ortaya koyar: “Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara’da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet… Atalardan dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet…”

Eserin yazıldığı dönemde İtalya’nın yönetiminde faşist bir iktidarın oluşu, Fontamara’yı Marksist düşünceyi temel alan bir toplum eleştirisi olarak okumaya yol açar.

Romantizm akımının edebiyattaki uzun soluklu egemenliğine tepki olarak doğan gerçekçilik akımı, insanı ve toplumu bir ayna gibi yansıtmaya uğraşır. Gerçekçi bir yazar toplumun aynası olan romanı aracılığıyla, çağdaş toplumu kendine konu edinir, gerçeği tüm yönleriyle yansıtmaya uğraşır.

Marksist estetiğin devletin resmi sanat anlayışı olarak kabul edilmesi ve toplumcu gerçekçilik olarak anılması 1934 yılından sonra başlar. Bu tarihten önce Marx, Engels, Plehanov, sanat eseri ve ekonomik yapı arasındaki ilişki üzerine düşüncelerini açıklamışlardır: Üretimi yapan sosyal gruplar toplumun alt yapısını meydana getirir; bu alt yapı da toplumun üst yapısı denilen ahlaksal, hukuksal, dinsel görüş ve sanat anlayışını belirler. Sınıflara ayrılmış bir toplumda üst yapı, egemen sınıfın görüş ve isteklerine ayna tutar. Sanat da üst yapının parçası olduğu için ister istemez egemen sınıfa hizmet edecektir. Terry Eagleton “Bir çağın toplumsal zihniyeti, çağın toplumsal ilişkileri tarafından koşullanır. Bunun sanat ve edebiyat tarihinde olduğu kadar açık olduğu başka bir yer yoktur,” der. Marksist estetiğin kuramcılarından György Lukacs, “Sanat önemli olanı tutmak, önemsizi çıkarmaktır,” der.

Marksist estetik içinde gerçekçiliğin kendine sağlam bir yer edinmesinin sebeplerinden biri de Marksizmin toplumu ekonomik, politik ve sosyal açıdan eleştirmesi olduğundan edebiyat alanında da aynı eleştiriyi yapacak olan toplumcu gerçekçiliğe olan gereksinimdir. “Marksist eleştiri her şeyden önce içeriğin eleştirisidir.”

Ülkenin siyasi hayatında aktif rol de üstlenmiş olan İgnazio Silone’nin Fontamara’sı bu estetik anlayışıyla değerlendirilmeli ve dönem İtalya’sına ve ülkede hüküm süren faşizme ayna tuttuğu kabul edilmelidir.

İtalya’da genel tarım konfederasyonu, devletin bütçe açığının büyümesinin sonucunda yürürlüğe koyduğu ve çiftçiler aleyhine olan vergilendirme politikasına şiddetle karşı çıkar. Yazar Fontamara’da faşist dönemin sert ekonomi politikalarını acı bir dille aktarır. ‘Para vermeye gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir vergi, bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter. Daha başka neye vergi koyacaksınız ki?’ Fontamaralı köylüler vergilendirme politikalarına sendikal bir oluşumdan bağımsız karşı çıkar ve vergi kağıtlarını getiren bürokratın getirdiği elektrik vergisine  kurşun sıkarlar.

Faşizmin ekonomik politikası, biir yandan en güçlü olanların -tarım kapitalistlerinin, zengin köylülerin, finans kapitalin- durumunu güçlendirirken, diğer yandan yoksul köylünün yediği mısıra, ekili arazilerine taşıdığı suya bile göz diker. Köylüler topraksız, işsiz ve açtırlar. ‘Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.’

Köylülerin, Fontamara’nın belki de tek zenginlik kaynağı olan birkaç tarlayı sulamak için yararlandıkları cılız kaynak suyunun artık Fontamaralıların arazilerini değil, büyük arazi sahibi bir şehirlinin arazilerini sulayacağını öğrendiklerinde, erkekler tarlalarda olduğu için kadınlar, bildikleri tek otorite olan belediye reisine haber vermek için yola çıkarlar. Bu yola çıkış bir dizi olayı tetikler.

Eserde bu noktaya kadar bir erkeğin ağzından dinlediğimiz olay akışı, bu yürüyüşten sonra kadın anlatıcıya döner. Silone’nin tek bir anlatıcı ile sınırlı kalmaması, çok sesliliği, bir açıdan köylülüğün ortak yaşam ve çok seslilik karakterine atıfta bulunur. Böylece  yazarın erkek egemen faşist toplumu ve onun yine erkek egemen söylemini eleştirdiğini anlarız.

Belediye binası önünde kadınlar, belediye reisini beklerken, jandarma tarafından sarılır. Devriye komutanı, kadınların belediye reisiyle görüşme isteğini reddeder ve onları, yoksul köylülerin şimdiye kadar bildikleri otoriteden başka bir otoriteyle, faşist dikta temsilcilerinden biriyle görüştürür. ‘Ne? Belediye reisi ile mi? Artık belediye reisi filan olmadığını bilmiyor musunuz? Belediye reislerine bugün Şarbay (podestà) denildiğini ne zaman öğreneceksiniz?’

Kadınlar şaşırmaz. ‘Bu kazanın başında bulunan ister belediye reisi, ister Şarbay desinler bize göre hepsi birdi. Ama okumuş yazmış kimseler için bu fark herhalde pek büyük olacak, yoksa sorduğumuz zaman memurlar bize o kadar gülmezler, candarma yüzbaşısı da böyle köpürmezdi.’

Köylüleri alaya alan şehirlilerin ve esnafın varlığı, sınıf farkını sert çizgilerle çizer. Kadınlar faşist hükümetin atadığı podestanın evinin önünde hep bir ağızdan bağırırlar. ‘Yalancılar, dolandırıcılar, dalavereciler!.. Zaten kanunları hep fakir halkı kafese koymak için öğreniyorsunuz. Bu sahte arzuhal meselesini kesin bakalım!..’ Kadınların öfkesinde, faşist iktidarın eşitliğin yerine hiyerarşiyi koyduğunu anlarız. Faşizm, birtakım insanların buyurmak, diğerlerinin de bu buyruklara uymak için yaratıldığını düşünmektedir.

Hikayenin ana karakteri sayılan Berardo topraksız bir köylüdür. Dedesi Fontamara taraflarının son eşkıyası Viola’dır. Berardo, köyün suyunu çalmak isteyen müteahhit ile pazarlık yapılması gerektiği fikrine yıkıcı eylem önerileriyle karşı çıkar. ‘Tabakhanesine kundak koyun, suyunuzu kayıtsız şartsız size bırakacaktır. Eğer bu ihtarınızı almazsa, kereste depolarını ateşleyin! Bu da yetmezse, dinamit koyup tuğla ocaklarını havaya uçurun! Eğer o hala bir şey anlamayacak kadar sersemse,   gece vakti, Donna Rosalia ile birlikte uyurken, köşkünü yakın!.. Yalnız bu şekilde suyu tekrar elde edebilirsiniz.’

Berardo’nun çalışmak için başka bir kasabaya gitmek istemesi, ancak jandarmaların onu trende durdurup iş vesikası sorması, Fontamaralıların işlerin bir yerde ters gittiğini anlamasına sebep olur. ‘Hükümet vesika usulünü koyduğuna göre, demek ki harpteyiz!’ diye düşünmeleri, Fontamara sakinlerinin faşizminden ne kadar uzak olduğunu anlatır. Faşist iktidarın, akşam duasından sonra her köylü evinde bulunacak ve şafak sökmeden dışarı çıkmayacak; bütün umumi yerlere, üzerinde ‘Burada siyaset hakkında münakaşa etmek yasaktır’ yazan levhalar asılacak, diye verdiği kararlar, faşizmin toplum hayatında nasıl yavaş yavaş mutlak egemenliğini kurduğunu gösterir.

Sıradışı bir akşamüstü Fontamara’ya belki on, belki on beş kamyon yaklaşır, silah sesleri duyulur. ‘Çok sayıda silahlı insanlar aşağı atladılar. Bir kısmı kamyonların yanında kaldı, bir kısmı kiliseye doğru ilerledi… Aşağı yukarı 200 kişi kadardılar. Hepsi kara gömlekliydi. Bize pek yabancı görünmüyorlar, herhalde pek uzaklardan gelmiyorlardı. Bir kısmı köylü idi, efendilerinin hizmetine giren, pek az kazanan, hırsızlıktan, yardakçılıktan geçinen köylüler… Bir kısmı da pazar yerlerinde görülen küçük esnaf, meyhane bulaşıkçısı, berber, arabacı, seyyar çalgıcı gibi kimselerdi. Sonra tembel, gündüzleri korkak,    geceleri cesur, küçükleri keyiflerince ezebilmek şartıyla, büyüklerin çanak yalayıcısı olan insanlar… Vicdansız insanlar… Mel’un insanlar… Ortalığın düzenini, herkesin malını korumak vazifesi kendilerine verilen hırsızlar, serseriler… Ailesiz, şerefsiz, vefasız insanlar…’ Bu tanımlamalar, faşizmin toplumsal tabanını anlatır bize.

Köye gelen bu siyah gömlekliler, beşer kişilik devriyeler halinde Fontamara’nın sokaklarına dağılır, evlerine girer, ortalığı darma duman eder, kadınlara tecavüz eder ve bu olaylar köyde sadece kadınlar ve ihtiyarların olduğu saatte gerçekleşir. Erkekler köye döndüklerinde ise sorgulama başlar. Etrafları çevrilen erkeklere tek tek ‘Kim yaşasın?’ sorusu yöneltilir, alınan cevaplara göre ise damgalamalar yapılır. Bu damgalamalar, faşist hükümetin cadı avının en keskin yüzüne işaret eder. ‘Antonio Zappa geldi. Berardo’nun sözüne uyarak ‘Kahrolsun hırsızlar!’ diye bağırdı. ‘Yaz: Anarşist!’ ,’Kahrolsun vergiler!’ ‘Yaz: Anarşist!’,  Venerdi Santo ‘Kahrolsun bankalar!’ diye bağırdı. ‘Hangi banka?’ ‘Bir tane banka var, o da yalnız müteahhide para veriyor!’ ‘Yaz: Komünist!’ ‘Yaşasın fakirler’ diye cevap veren Paulummo ‘sosyalist’ payesini aldı.’

Kitapta dini öğelere, köylülerin kiliseye olan bağlılığına sık sık değinilir. Ancak köylülerin bu denli bağlı olduğu kilise ve İsa’nın dahi onlardan yana olmadığı ortaya çıkar. ‘Kilise pek bakımsız, her tarafı tozlu, örümcekli idi….Burada güzel olan bir tek şey, mihrabtaki resimdi: İsa’nın son akşam yemeği tablosu… İsa burada, elinde beyaz bir ekmek tutarak: “Bu benim vücudumdur!” diyordu. Bunun manası, bu has ekmek benim vücudumdur,…İsa’nın burada kastettiği ne köylülerin yediği mısır ekmeği, ne de papazların ekmek yerine kullandıkları o tatsız, tuzsuz şeydi. Demek Allah’ın oğlunun vücudu buydu. Yani, bu Allah hakikat ve hayattı. Bu sözleriyle şunu demek istiyordu: Kimde has ekmek varsa, ben (yani Allah) de varım. Kimde has ekmek yok da sadece mısır ekmeği varsa, onun için İsa doğmamış, ölülerden dirilmemiştir; onun için Mesih’in bundan sonra gelmesi, ölülerden dirilmesi lazım.’

Berardo çalışmak için gittiği Roma’da, alması gereken iyi hal kağıdına  Şarbay’ın ‘Milli bakımdan asla güvenilmez’ notunu düşüp imza attığı haberini alır. Roma’da iş bulabilmesi için açık olan kapıların hepsi yüzüne kapanmıştır. Dönüş yolunda hem onun hem de Fontamaralıların hayatını değiştirecek biri çıkar karşısına: Partizan L’Avezzanese. İstasyona yakın bir meyhanede otururken, partizan ona köylerde çıkan ayaklanmaların öncü isimlerinden birinden bahseder: Bilinmeyen Büyük Adam. Bu sırada içeri giren polisler, meyhanede içi bildirilerle dolu paketin Berardoyla partizana ait olduğunu düşünüp, onları karakola götürür ve bir hücreye kapatırlar. Orada geçirdikleri tek gece Berardo’yu değiştirir, yine o eski Berardo ortaya çıkar, bu sefer daha politik, daha bilinçli bir genç adam. Hayatta hiçbir şeye sahip olmayan Berardo, kendini ayaklanma için feda eder; o çok aranan Solito Sconosciuto’nun kendisi olduğu yalanını uydurur, gecelerce işkence görür, yine de hiçbir detayı açık etmez

Berardo ile birlikte hapse atılan partizan serbest bırakılır. İçinde Fontamaralıların ve Berardo’nun adının, hikayelerinin geçtiği bir gazete basar. Berardo bir an partizanı ele vermeyi düşünür, sonra hızla bu düşüncesinden vazgeçer. ‘Onu ele verirsem her şey mahvolur. Onu ele verirsem Fontamara dünyanın sonuna kadar lanete uğrar. Onu ele verirsem, bir daha böyle bir fırsatın ele geçmesi için yüz sene ister. Ben, kendi uğrunda değil, başkaları uğrunda ölen ilk köylü olacağım! Başka köylüler için… Başka köylülerin birleşmesi için… Köylülerin birliği için… Birlik mi? Birlik?!.. Bu sözü hiç duymuş muydun? Yeni bir söz! Bu, dayanışma, kuvvet, hürriyet demek… Toprak, kirasız toprak demek… Birlik, ne sade bir iş…  Bu sözü Fontamara’ya götürmeli…’

İki gün sonra Berardo’nun ölüm haberi gelir. Polisler onun ölümüne intihar süsü verip, suçlamalardan kurtulurlar. Fontamaralılar ise partizanın yardımıyla bir gazete çıkarırlar, köylülerin ilk gazetesi. Gazetenin adının “Ne yapalım?” olmasına karar verilir. İlk makale ‘Berardo Viola’yı öldürdüler’ başlığıyla çıkar. Gazetenin başlığı olarak seçilen ‘Ne yapalım?’ cümlesi ise açık bir eylem çağrısıdır. Eyleme geçen köylülerin sesini ise köye gönderilen faşist milisler bastırır. Bu kıyımdan yalnızca birkaç kişi kurtulur ve üçü bu hikayeyi bize anlatır.

‘Uzaktan bize doğru yaklaşan nal sesleri duyduk. Bunlar Fontamara’ya doğru at süren Pescina candarmaları olacaktı… Tarlaların arasına daldık. Pasqale Cippola’yı karanlıkta gözden kaybettik. Artık ondan hiçbir haber alamadık. Başkalarından da hiçbir haber alamadık… Ne ölenlerden, ne kurtulanlardan, ne evimizden, ne yurdumuzdan, hiçbir haber alamadık. Şimdi buradayız… Bilinmeyen büyük adamın yardımıyla buraya, yabancı illere geldik. Ama burada kalamayacağımız besbelli. Ne yapalım? Bu kadar sıkıntıdan, bu kadar dövüşten, bu kadar gözyaşından, bu kadar yaralardan, bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra: Ne yapalım?’

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Comments are closed.