26 Şubat 2011 – Savaşsız Bir Dünya İçin Uluslararası Buluşma – “Önce Barış” Sunumları

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Kalıcı Barışı Nasıl Sağlayacağız… Şenol Karakaş

Kalıcı barış koşullarına nasıl ulaşacağımız gerçekten de günümüzün en önemli, en can yakıcı tartışmalarından birisini oluşturuyor. Ancak barışın nasıl sağlanacağının cevabını vermek için öncelikle savaşı yaratan koşulların neler olduğuna ve bunları nasıl ortadan kaldırabileceğimize bakmalıyız.

Şu anda 2 bine yakın Kürt siyasetçisi KCK Davası adı verilen bir davada yargılanıyor ve seçilmiş politikacıların siyaset yapma hakları ellerinden alınıyor. Kürtçe mahkemede yine “anlaşılamayan bir dil” olarak anıldı. ‘Demokratik açılım’ olarak başlayan süreçte bugüne kadar hiçbir somut adım atılmadı. Kürt hareketinin taleplerinin ciddiye alındığını gösteren hiçbir işaret verilmedi.

Defalarca tek taraflı ateşkes ilan eden Kürt hareketinin, 1 Mart’tan itibaren ateşkes sürecini tek taraflı olarak bozması bekleniyor. Çünkü bugüne kadar, Kürt halkının talepleri yönünde en küçük bir adım bile atılmadı. Hükümet, görmezden gelen tavrıyla kalıcı barışın sağlanmasının koşullarını bir kez daha elinin tersiyle itti. Dolayısıyla bu savaşın sorumlusu öncelikle hükümet ve devlettir.

Hükümet, henüz vakit varken bir dizi adım atmalıdır. Bu adımların ne olduğu ise çok açık. Kürt halkı zaten bunları yıllardır dillendiriyor.

Bunlardan birisi, Mart ayında hükümetten barış fırsatını değerlendirme yönünde olumlu adımlar gelmezse ateşkes sürecini yeniden değerlendireceğini açıklayan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü konusunda atılması beklenen adımlardır. Hükümetin bu konuda adımlar atması bizim de talebimizdir. Kürt siyasetinde göz ardı edilemeyecek bir aktör olan Öcalan, bu sürece daha aktif bir biçimde katkı yapması için tecrit durumundan kurtulmalı, siyasal alana daha doğrudan müdahale edebiliyor olmalıdır.

Kürt halkının anadilinde eğitim yapma hakkı, Kürtçe’nin resmi yazışmalarda da kullanılan bir dil olarak tanınması, barış sürecinin sürmesi ve gelişmesi için atılacak önemli bir adım olacaktır. KCK duruşmalarında mahkeme heyetinin Kürtçe’yi bilinmeyen bir dil olarak nitelemesi, anadilde eğitim, anadilde savunma hakkının neden önemli olduğunu göstermektedir.

Uyduruk delillerle düzenlenen operasyonlarla gözaltına alınan ve yargılanmaya başlanan Kürt siyasilerin derhal serbest bırakılması, barış sürecinde hükümetin adım atmaya niyetli olduğunu gösterecek en önemli davranış olacaktır. Seçilmiş siyasilerin, BDP üyelerinin ve milletvekillerinin kelepçelenerek tutuklanması, aylarca mahkemeye çıkartılmadan bekletilmesi, mahkeme sürecinde tutukluların Kürtçe savunma hakkının gasp edilmesi, Kürt halkı açısından kabul edilemez bir durumdur. Bu ise ateşkes sürecinin devamını zorlaştıran en önemli faktörlerden birisidir.

Kürt halkı, ulusal varlığının her düzeyde tanınmasını istiyor. Bu, “Tamam, Kürtler vardır” demekle olmaz. Kürtlerin varolmasının göstergesi olan somut adımların atılması gerekir. Kürt halkının tanınması, bu tanıma sürecinin anayasal bir güvence altına alınması demektir. Bugünden, yeni anayasada, her türlü ayrımcı, dışlayıcı tanımın kaldırılacağı; Kürt halkının haklarının güvence altına alınacağı yeni bir anayasanın hazırlanacağı güvencesi verilmelidir. Bir güvence de Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nun kurulması yönünde atılacak adımlar olabilir.

Kürt halkı savaş değil, iş, barış, ekmek ve özgürlük istediğini her seferinde dile getiriyor. Tüm ateşkesi süreçleri, bu gerçeğin bir kanıtı olarak, hep tek taraflı ve hep Kürt hareketi tarafından ilan edildi. Fakat ne zaman ateşkes ilan edilse, hükümetler, yöneticiler Kürt sorununun ortadan kalktığını düşünmeyi tercih ediyor. Bu da savaşın bugünlerde olduğu gibi, yeniden başlamasına neden oluyor. Kürt halkı tüm yok sayma politikalarının karşısında var olduğunu, canlı olduğunu, mücadeleye hazır olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla, kalıcı barışın sağlanması çok mümkün ve bunun nasıl olacağı da çok açık. Bugünlerde Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da, ‘yeter artık’ diye ayaklanan halkların neler yapabileceğini görüyoruz. Bunlar aynı zamanda bize, her şeyin olabileceğine, değişimin gerçekleşebileceğine dair umut veriyor. Aynı şey barış için de geçerli, barışın sağlanması mümkün. Ama bunun için öncelikle bu savaşı yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor ki burada ilk görev hükümete ve devlete düşüyor. Çünkü, bugüne kadar söz verip adım atmayan hep hükümet ve devlet oldu.

Eğer hükümet yeniden savaşın tırmanmasını istemiyorsa, açılım adı verilen dönemin başlangıcına dönmeli ve inkâr etmekten vaz geçmelidir.

Ve halklar barış şarkılarını kendi anadillerinde söylesin… Ronayi Önen

Toplumsal barışın inşasında üzerinde durulması gereken konulardan biri de dil hakları ve anadil meselesidir. Tarihçi Braudel, dil=kimlik der.  Dil toplumsal iletişimin en önemli aracıdır; dünyayla kurduğumuz ilişki dil üzerinden şekillenir ve dilimizin sınırlarıyla belirlenir. Dil toplumsal kimliğin tamamlayıcı unsurudur.

Anadili, dünyaya gelişinden itibaren  bireyin ruhsal edinimlerinin, duygularının, bilgilerinin, kültürünün biçimlendiği ve taşıdığı ortamdır. Birey gözünü anadiline açar ve hayatı bu dille anlamlandırır. Duygusal ve bilişsel gelişim anadilinde; anadiliyle gerçekleşir.

Bu yüzdendir ki anadili bireyin kişiliğinin ve kimliğinin bir parçasıdır ve birey dilini kaybettiğinde kimliğini var eden temel unsurlardan birini; duygusal ve düşünsel dünyasını inşa ettiği temel harcı kaybeder.

Amerika’da yaşayan Polonyalı yazar Eva Hoffman  “Lost in Transition” isimli kitabında şöyle der;

“Artık, bir iç dilim yok. Onsuz, iç dünyama ait resimler de puslu ve silik oluyor. O resimler ki; onların yardımıyla dış dünyayı kendi iç sesimize dönüştürebilir, iç dünyamıza kabul edebilir, sevebilir ve kendimize ait kılabiliriz ancak”

Anadili, iç dünyamızı inşa ettiğimiz ve dış dünyaya sunduğumuz dildir.

Dil, sadece iletişim aracı değil aynı zamanda kültürün de taşıyıcısıdır. Dil, bir halkı ya da topluluğu birleştiren, ortak hedeflere yönlendiren, sosyal olarak yeniden üreten bir kültürel miras ve tarihsel zenginliktir. Dil ortak toplumsal hafıza, deneyim ve toplumsal kodların üreticisidir. Ve tüm bunların yeni nesillere ulaşması da yine dil sayesinde gerçekleşir. Bunun gerçekleşmesi için ise dilin yaşaması gerekir.

Bir dilin yaşaması için gerekli koşullardan birisi de o dilin eğitimde kullanılmasıdır. Eğitimde kullanılan bir dil sürekli gelişir, yeni ihtiyaçlara göre farklı alanlarda yeniden şekillenir, yeni terim ve kavramlarla zenginleşir. Eğitimde ve kamusal alanda yasaklanan ve kullanılamayan bir dil ise yok olmaya mahkûm edilmiştir.

Uluslararası pek çok anlaşma ve metin anadilinde eğitimin en temel insanlık haklarından biri olduğunu belirtir.

Anadilinde eğitimin birey için önemi uzmanlar tarafından da dikkat çekilen bir husustur.  Jim Cummins, çocuğun dilinin ret edilmesinin, kimliğinin ret edilmesi olduğunu belirtir. Çocuk anadilini okulun dışında bırakmak zorunda kaldığında, O’nu var eden her şeyi; duygularını, düşüncelerini, kendini ifade edebilme yetisini okulun dışında bırakmak zorunda kalır.

Bu durum ise çocuğun kendini var etme sürecinde ciddi travmalar yaratır. Kendine güvenini zedeler, bilişsel gelişimini sekteye uğratır, dışlanmış hissetmesine yol açar. Çocuğun kendini bu atmosferin ve toplumun bir parçası olarak hissetmesini engeller. O’na anlatılanlar gerçek hayatta ifadesini bulmaz, hayatı anlamlandırma süreci hasar görür.

Çocuk anadilinde değil iyi bir altyapısı olmayan ikinci bir dille eğitim aldığında çoğu zaman iki dilde de düşünsel ve duygusal olarak gelişemez. Bilişsel gelişimi çocukluk sürecinde takılır kalır. Türkiye’de milyonlarca Kürt çocuğunun başına gelen de budur.

Uzmanlar uyarır; çoğu zaman bilmediği kendini ifade edemediği bir dil dayatıldığında çocuk bu dile düşman kesilir. Daha da kötüsü çocuğun bu dille ilişkili her şeye hatta dili konuşan topluma bile düşman olmasıdır.

Türkiye’nin dil politikalarına baktığımızda tek dilliliğin kutsandığını, çok dilliliğin yok edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu coğrafyanın otokton halklarının dilleri yıllarca yok sayılmış ve inkâr edilmiştir. Kürtçe de inkâr edilen dillerden biridir ki dili inkâr edilirken Kürt halkının varlığı da inkar edilmiştir. 90’lı yıllara kadar Kürtçe yazılması, okunması, yayın yapılması hatta şarkı söylenmesi bile yasaklanmıştır. Hala Kürt halkının dili ile kimliği ile kendini var etmesi engellenmektedir.

Böylesi bir ortamda; diller arasında yani halklar arasında böylesi bir hiyerarşi varken toplumsal barıştan bahsetmenin imkanı yoktur. Barış eşitlik üzerinden gelişir.

Kürt halkı bu hiyerarşinin giderilmesi, hakları ve özgürlükleri için yıllardır mücadele etmektedir.  Tabi ki Kürt dili ve Kürtçe eğitim konuları Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Dil haklarının savunulması Kürt halkının siyasi olarak var olması ve siyasi bir statüye sahip olması ile ilgilidir. Kürt halkı var olmak ve legal alandaki saygınlığına kavuşmak adına siyasi güce ve statüye sahip olmalıdır. Yani Kürt halkı siyasi kaderinde söz sahibi olmalıdır. Toplumsal barış isteniyorsa bunun önünün açılması gerekir.

Demokratik toplum kongresi, Aralık ayında yaptığı Demokratik Özerklik çağrısı ile Kürtlerin siyasi bir güç olarak yaşadıkları topraklar üzerinde var olması çağrısı yaptı. Bu çağrı tüm siyasal hakların çağrısı oluğu gibi anadilinde eğitimin de çağrısı oldu. Kürtler kendi dillerinde var olmak istiyorlar, yarım kalmış iki dilde değil, bu çağrı bunun işaretidir.

Kürt göçü almış Türkiye şehirlerine gelince, iki dilli eğitim modelleri veya anadili öğretimini önermek mümkündür.

Uzmanların belirttiği gibi çift dillilik çocuğun bilişsel gelişimini olumlu anlamda etkiler. Çocuğun yaşama uyum sağlamasını, toplumun bir parçası hissetmesini sağlar. Çocuğu kendisi ve toplumla barışık kılar, huzurlu olmasını, güvende hissetmesini, barışçıl davranmasını sağlar.

Türkiye’nin metropollerinde, Kürtçe konuşulan ortamından koparılmış, göç ettirilmiş sayısız çocuk var. Tarlabaşında gönüllü olarak yürüttüğüm bir çalışmada o çocuklardan bir grup ile birlikteyim. Onlarla Kürtçe konuşuyorum ve yaşadıkları karmaşık ruh haline tanıklık ediyorum. Çocuklar kendilerini güvende hissetmiyorlar, evlerindeymiş gibi değil de yabancı gibi hissediyorlar. Çünkü onlardan dillerini evlerinde bırakmaları istenmiş. Bu yüzden kendileri ile bazen aileleri ile ve toplum ile barışık değiller. Bazıları anadiline, bazıları ise Türkçeye karşı tepkili. Bense onları anadilleri ile barıştırmak gayreti içindeyim. Özgüvenlerini ve saygınlıklarını yeniden kazansınlar diye.  Kürtçe konuşarak, yüreklerine dokunmak istiyorum, çünkü anadilidir duygularını harmanlayıp dış dünyaya aktardığın dil. Ve anadilini kaybeden iç sesini kaybetmiştir. Yaşadığımız coğrafyada kaybolma tehlikesi altında olan pek çok dil var. Bu dillerin yaşaması ve tarihe meydan okuması için gerekli koşullar yaratılmıyor. Ve dillerinin kaybolması ile o dili konuşanların iç sesi kayboluyor “lal” oluyor. Ve toplum “lal” olunca barış “lal” oluyor.

Bırakın barışın sesi bütün dillerde çıksın… Ve halklar barış şarkılarını kendi anadillerinde  söylesin.

Bölgesel Özerklik ve Biyobölgeler..Ümit Şahin*

Ekolojist düşüncenin önde gelen isimlerinden Kirkpatrick Sale, biyobölgeciliği tanımlarken

yaşadığımız yerle ve onun toprağıyla, suyuyla, rüzgârıyla olabilecek en yakın ilişki içinde

olmayı başarmamız, onun yollarını, kapasitelerini ve sınırlarını öğrenmemiz, onun ritmini

kendi modelimiz, onun kurallarını rehberimiz, onun meyvelerini ödülümüz yapmamız

gerektiğini söyler.

Sale’e göre yaşamı ve üzerinde yaşadığımız bölgeyi bir arada anlamamızı sağlayan biyobölge

kavramının yadırgatıcı olmaması gerekir: “Bir an için durup düşündüğünüzde ifade ettiklerinin

hiç de garip bir yanı olmadığını göreceksiniz; eğer ilk anda kulağınıza garip geliyorsa bu da

kendimizi onun bilgeliğinden ne kadar uzaklaştırmış olduğumuzun – ve şu anda ona ne çok

ihtiyacımız olduğunun – bir kanıtıdır. ”1

Gerçekten de yapay olarak çizilmiş ulus devlet sınırlarının ve merkezi yönetimlerin

biçimlendirdiği bugünün dünyasında biyobölge kavramının temsil ettiği şey, her şeyden önce

insanın endüstriyel sistem içinde doğayla kaybetmiş olduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır.

Kentlerde yaşayan ve ekonomik ilişki ağında hizmet ve mal üretirken, ya da tüketici olarak

yaşarken üretim-tüketim bandının ayırt edilemez bir parçasına indirgenmiş olan insanlar,

doğayı kendi dışlarında akıp giden bir şey olarak algılar, çoğu zaman da yalnızca alt

edemediklerinde veya tehdit haline geldiğinde hesaba katarlar. İnsanın doğanın bir parçası

olduğu düşüncesi çoğu zaman söylem düzeyinde kalır. Hepimiz kendimizi tarihsel süreçte

biçimlendirdiğimiz insan yapımı çevrenin bir parçası olarak kurgular, doğayı ise bu kurgunun

ürettiği bir dille tanımlarız. Siyasetin kurgusu da böyledir. İnsan doğa ilişkisi siyasette ya araçsal

bir biçimde ele alınır, ya da alternatif politikanın sözlüğüne hapsedilerek görmezden gelinir.

İdari yapılar da savaş meydanlarında veya masa başında çizilen sınırların ve eski

imparatorlukların veya feodal yönetimlerin kalıtı olan biçimlerin yansımasıdır. Doğal sınırları

aşar, parçalar, böler, görünmez kılarlar. İdari sınırlar iktidar mücadelesinin ve ekonomik çıkar

çatışmasının bir sonucu olarak belirlenir, merkezileşir ve değişmez hale gelirler.

Ekoloji düşünceleri içinde insan merkezciliği reddetmesiyle ayrı bir yere sahip olan derin

ekolojinin yakın akrabası kabul edilen biyobölgeciliği öneren Kirkpatrick Sale kavramı şöyle

tanımlıyor:

“Bir biyobölge, kabaca sınırları insanlar tarafından değil doğa tarafından dikte edilen,

çevresindeki diğer bölgelerden flora, fauna, su, iklim, topraklar ve yeryüzü şekilleri özellikleri

ve bu özelliklerin var ettiği insan yerleşimi ve kültürleri tarafından ayrılan bir yeryüzü

parçasıdır. Bu gibi sınırlar genellikle çok keskin değildir –doğa daha esnek ve akıcı işler yapar–

ama bölgelerin genel kontürlerini ayırt etmek çok da zor değildir ve gerçekten de o bölgede

yaşayanların çoğu tarafından muhtemelen bir şekilde hissedilebilir, anlaşılabilir ya da

algılanabilir, özellikle de toprakla hâlâ iç içe olanlar, çiftçiler ve hayvancılar, avcılar ve

balıkçılar, ormancılar ve botanikçiler tarafından…”2

Biyobölgecilikte yerli halkların yaşadıkları toprağa dair derin bilgisinin, ya da ekolojik

bilgeliğin önemi büyüktür. Kadim toplulukların yok edildiği veya asimile edildiği yerlerde, yani

dünyanın büyük bölümünde, toprağa ve doğaya bağlı bir yaşayan bölge anlayışının oluşması,

bunun da idari yapıya yansıması bundan böyle ancak ekolojist mücadelenin bir kazanımı

olabilir. Bu nedenle merkezi yönetimlerin ağırlığının yerel topluluklara ve bölgelere

aktarılmasını savunan yerinden yönetim ve özerklik tartışmalarında ekolojik bakış açısını bize

hatırlatacak olan biyobölgeci anlayışın vurgulanmasını önemli buluyorum. Bu vurgu bize aynı

zamanda sadece siyaset bilimine dair bir tartışma yapmadığımızı, konunun tarihsel,

sosyolojik, ekolojik ve ekonomik ilişkilere dair boyutlarının ne kadar belirleyici olduğunu da

hatırlatacaktır. Kimliğin oluşumunda dil ve tarih kadar coğrafya da önemlidir. Şairin dediği

gibi “insan yaşadığı yere benzer”.

Küçük güzeldir

Yeşil düşüncenin vazgeçilmez mottolarından biri olan “küçük güzeldir” Budist ekonominin

savunucusu E.F. Schumacher’in kavramsallaştırdığı bir anlayıştır. Schumacher, ekonomik ve

toplumsal ilişkilerde Lewis Mumford’ın tarif ettiği megamakineye karşı doğaya ve insana

yakın ölçeği savunur. Üretimde, tüketimde ve toplumsal yapıda erişilebilir küçüklükteki

yapılar aynı zamanda yerel demokrasiyi de mümkün kılar. Schumacher şöyle der:

“Demokrasinin, özgürlüğün, insan saygınlığının, yaşam düzeyinin, kendini gerçekleştirmenin,

doyumluluğun anlamı nedir? Mallarla ilgili bir şey midir, yoksa insanlarla mı? Doğal ki bir

insan sorunudur söz konusu olan. İnsanlar da ancak küçük, kavranabilir gruplar içinde

kendilerini bulabilirler. Bu bakımdan birçok küçük ölçekli birimle işleyebilen belirli bir yapı

çerçevesi içinde düşünebilmeliyiz.”3

Oysa bugünün endüstriyel uygarlığı büyük yapılar üzerine kurulmuştur. Mumford’ın

piramitleri ve gökdelenleri örnek vererek anlattığı ve militarizmi, iktidarı ve yıkıcılığı

simgeleyen pentagon metaforunu oluşturan kavramlar büyük ve merkezi idari yapıları

anlamak için de kullanılabilir: iktidar, prestij, mülkiyet, üretkenlik ve kâr4. Bu merkezi yapılar,

teknolojinin yardımıyla endüstriyel sistemin sarsılmaz bileşenleri hale gelmiştir. Bugün

yeniden doğrudan demokrasiyi, katılımcılığı ve yerinden yönetimi tartışmaya başlarken,

aslında endüstriyel sistemin dayattığı büyük ve merkezi yapıların, belki yine teknolojik

dönüşümlerin de yardımıyla çözülebileceği bir düzeni, daha yerel, daha ekolojik, doğaya ve

insani ölçeğe daha yakın, küçük ve erişilebilir yapıların mümkün olduğu bir düzeni yeniden

düşünmeye başlıyoruz.

Yerinden yönetimi de bu ekolojik ilkelerin ışığında düşünmenin paha biçilmez bir değeri var.

Yerinden yönetim sadece doğrudan demokrasiyi daha mümkün kılmakla, katılımı, ya da

insanların kendi yaşamı ve geleceği hakkında karar verme hakkını yaşama geçirmekle ve

kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda siyasetin günlük hayatı düzenleyici rolünü insanların

etkisine açık ve erişilebilir hale getirir. Bu da ancak doğa insan ilişkilerini yansıtan belli bir

coğrafi alanda ve kavranabilir ölçekteki yapılarda mümkündür.

Oysa mevcut merkezi düzen hem siyaseti katılıma kapatmakta, hem de yerel görünümdeki

yapılarda bile merkezi etkiyi her şekilde dokunulmaz kılmaktadır. Üstelik Türkiye örneğinde

yerinden yönetim ve özerklik gibi tartışmalar asıl tartışma düzlemine oturmasını imkânsız

kılacak biçimde üst bir dilde tartışılmaktadır. Benim önerim, yerinden yönetimi ve bölgesel

özerkliği öncelikle sosyal, ekonomik ve ekolojik bir içerikte kavramak ve bunu her şeyden

önce bir yerel demokrasi tartışması olarak görmektir.

Türkiye’de aşırı merkeziyetçilik ve bölgesel özerklik

Türkiye’de özerklik tartışmaları Kürt sorunu merkezinde yapılmaktadır. Kuşkusuz hem Kürt

sorununun çözümünde yerelde kendi kendini yönetmenin ve merkezi etkinin azalmasının

büyük önemi olduğu, hem de Kürt siyasal hareketinin özerklik tartışmasında önemli bir

önceliğe ve birikime sahip olduğu yadsınamaz5. Ancak özerklik tartışmalarının Kürt

sorununun çözümündeki katkısının da ancak meselenin Kürt sorunuyla sınırlı olmaktan

çıkarılmasıyla mümkün olduğu söylenebilir. Bu durumun nedeni Kürt sorunu çevresindeki

tartışmaların yaratacağı milliyetçi tepkinin yıkıcı etkisinden çok, yerinden yönetimin

sağlayacağı olanakları anlamamızı ve bölgesel özerkliğin ne kadar mümkün ve geçişin ne

kadar kolay olduğunu görmemizi zorlaştırmasıdır.

Türkiye’de mevcut aşırı merkezi idari yapı 81 dar bölge (vilayet) üzerine kuruludur. Kendi

yerel yönetim yapıları (belediyeleri) olan büyük ve küçük kentler ve kasabalar, genellikle en

büyüğü ekonomik ve idari merkez olan bu dar bölgelerden birine bağlıdır. Her vilayet kendi

“bölgesel parlamentosuna” sahiptir. İl Genel Meclisi adı verilen bu parlamentoların üyeleri

yerel seçimlerde siyasi partilere verilen oylarla seçilirler. Meclis başkanı da bu seçilmiş üyeler

arasından seçilir6.

Ama vilayet düzeyindeki bu dar bölgesel parlamento aslında İl Özel İdaresi denen karma bir

yapının üç unsurundan biridir. İl Özel İdaresi, İl Genel Meclisi dışında Vali ve İl Encümeninden

oluşur. İl Encümeni de seçilmiş ve atanmışların oluşturduğu karma bir yapıdır7. Yani ilk

bakışta bir tür bölgesel parlamento olan ve yerel bir siyaset ve katılım odağı olması gereken İl

Genel Meclisleri hem kendi içinde bölgesel düzeyde bir hükümet kuramadığı, hem merkezi

olarak atanan kişi ve kurumların vesayeti altında olduğu, hem de yetkileri çok sınırlı olduğu

için sadece görünüşte bir bölgesel parlamento sayılabilir.

İl Özel İdareleri belediyesi bulunmayan kırsal yerleşimlerde belediyecilik hizmetinden

sorumludur, kent ve kasabalarda ise belediyelerin yanında sönük kalır ve sınırlı bazı alanlarda

merkezi idarenin aracısı olarak görülürler. Bu nedenle özellikle büyük kentlerde yaşayan

insanların İl Genel Meclislerinin yapısından ve üyelerinden, hatta bazı durumlarda varlığından

bile haberdar olduğunu söylemek zordur.

Türkiye’deki İl Genel Meclislerinin esin kaynağı olan Fransız vilayet sisteminde tarihsel süreç

içinde meclis üyelerinin elde ettikleri nüfuz ve kazandıkları yetkiler, zaman içinde Fransız idari

yapısının âdemi merkezileşmesine giden yolu açmıştır8. Türkiye’de ise 2004’deki sınırlı

reformlar bile büyük ölçüde dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosuyla

karşılaşmıştır. Bu gelişim vilayet ölçeğindeki bu dar bölge parlamentolarının merkezi

vesayetin etkisinden kurtulamamasına ve özerkleşme tartışmalarında bir örnek olarak

algılanmamalarına yol açmaktadır.

Yine de vilayet sisteminin yarattığı bir tür bölgesel aidiyet algısını9 ve yerel seçimlerde

belediyeler dışındaki bir yerel meclis için de oy kullanma davranışını yerinden yönetimi

güçlendirecek reformlar için zemin olarak değerlendirmek o kadar da iyimserlik olarak

görülmemelidir. Üstelik Türkiye’de insanlar yavaş yavaş da olsa bölgesel kalkınma ajansları

yoluyla 26 daha geniş bölgeyle ve resmi istatistiklerde yoluyla da en geniş 12 bölgeyle

tanışmış durumdadır.

Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye bölgesel özerklik için düşünme olanakları

Avrupa’nın yerel yönetimlerin güçlendirilmesi anlayışının esaslarını teşkil eden Avrupa Yerel

Yönetimler Özerklik Şartı her ne kadar AB’nin değil, Avrupa Konseyi’nin metni olsa da, tüm

üyeleri aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olan AB ülkelerinin yerel yönetim politikalarının

da ilkesel temelini teşkil eder. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı yerel yönetimlerin

önemi, yerinden yönetimin demokrasiyle kopmaz bağı, katılımın önemi gibi ilkeleri imzacı

ülkelerin demokrasi ve yönetim anlayışının temeli haline getirir. Türkiye de bazı maddelerini

onaylamadığı bu sözleşmenin tarafıdır. Avrupa Birliği’nde yerinden yönetim politikaları

geliştirilmeye devam edilmekte, en son Yunanistan örneğinde görüldüğü gibi üye ülkeler

bölgesel parlamentolar kurarak yönetsel yetkilerin yerele devrinde yol kat etmektedir.

Avrupa Birliği’nin yerel yönetim politikaları bölgeler arası ekonomik eşitsizliklerin ve kalkınma

düzeyleri arasında farkların derinleşmesini önlemeyi amaçlar. Bu anlamda bölgelerin

oluşumunda bir standardizasyon öneren NUTS sistemi10 ülkelerdeki idari özerk yapıların

sınırlarını belirlemeyi değil, sadece üye ülkelerdeki istatistiklerin standardize edilmesini ve

ekonomik gelişmenin bölgesel dağılımının takip edilmesini amaçlar. NUTS sisteminin topluluk

bölgesel istatistiklerinin derlenmesi, geliştirilmesi ve uyumlu hale getirilmesi; bölgelerin

sosyoekonomik analizlerinin yapılabilmesi ve topluluğun bölgesel politikalarının

oluşturulmasına gibi amaçları vardır.11

Avrupa Birliği’nde 2003’den bu yana kullanılan NUTS sisteminde AB’ye üye ve aday ülkeleri 3

düzeyde bölgelere ayrılır. En geniş bölge olan NUTS 1’lerin nüfusu 3-7 milyon arasında, orta

kademe olan NUTS 2’lerin nüfusu 800 bin-3 milyon arasında, en dar bölgeler olan NUTS

3’lerin nüfusu 150-800 bin arasında olmalıdır (Şekil 1).

Avrupa Birliği ülkelerinde NUTS bölgeleri

Ülkelerin idari yapısını değiştirmeyi öneren bir sistem olmamakla beraber, bu sistem bize

yine de önemli düşünme olanakları sağlıyor. Örneğin Yunanistan’ın 2010’da yaptığı ilk

bölgesel parlamento seçimlerinde esas aldığı bölgeler ülkeyi 13 bölgeye ayıran NUTS 2

bölgeleridir (Şekil 2). Almanya gibi idari yapısı federasyon olan bir ülkede eyaletler NUTS 1’e

denk düşmektedir. İspanya, İtalya, Hollanda gibi farklı bölgesel özerklik modelleri kullanan

ülkelerde de bu bölgesel sistem bir şekilde NUTS sistemine uyarlanmıştır.

Şekil 2 – Yunanistan’da bölgesel parlamentoların kurulduğu NUTS 2 bölgeleri

Türkiye’deki NUTS 2 bölgeleri ise her biri ortalama olarak yaklaşık 3 vilayeti bir araya getiren

26 bölgedir. İstanbul, Ankara ve İzmir’in ayrı birer bölge olduğu NUTS 2 sisteminde örneğin

Kayseri, Sivas ve Yozgat, Kayseri NUTS 2 bölgesini, Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt, Mardin

NUTS 2 bölgesini oluştururlar. Bu sistem halen AB uyum sürecinin bir parçası olan bölgesel

kalkınma ajanslarının kurulması için kullanılmaktadır (Şekil 3).

Şekil 3 – Türkiye’deki 26 NUTS 2 bölgesi

Türkiye’de NUTS sistemine göre en büyük 12 bölge ise şunlardır: İstanbul (yine tek başına bir

bölgedir), Doğu Marmara, Batı Marmara, Ege, Batı Anadolu, Orta Anadolu, Akdeniz, Batı

Karadeniz, Doğu Karadeniz, Ortadoğu Anadolu, Kuzeydoğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu. Bu

bölgelendirme de halen TÜİK ve diğer kurumlar tarafından istatistiksel amaçlı olarak

kullanılmaktadır (Şekil 4). En küçük bölgeler olan NUTS 3 bölgeleri ise mevcut 81 vilayettir.

Şekil 4 – Türkiye’deki 12 NUTS 1 bölgesi

Bu bölgelendirme sistemini hatırlatmamın nedeni, Türkiye’deki idari sisteme yeni bir gözle

bakmadan yerinden yönetimi ve özerkliği konuşmanın imkânsız olmasıdır. Mevcut sistemde

siyasi hesaplarla yeni vilayetler kurulmakta, büyük kentler çevresindeki kent ve kasabaları

yutarak büyümekte, vilayetler dar da olsa bölge niteliğini yitirmekte, bir tür başkanlık sistemi

ile yönetilen büyükşehir belediyeleri yerel demokrasiyi tahrip ederek bütün ülkeye

yayılmaktadır.

Oysa Türkiye makul büyüklükte 20 civarında veya örneğin NUTS 2 bölgelendirmesindeki gibi

26 bölgeye bölünebilir ve büyük kentler hariç ortalama nüfusu 2-3 milyon olan bu bölgelerde

kurulacak olan bölgesel parlamentolar yoluyla yerinden yönetim hayata geçirilebilir.

Bu bölgelerin belirlenmesinde şu anki NUTS bölgelenmesinde dikkate alınmayan biyobölge

yaklaşımı da hesaba katılmalıdır.

Akarsu ve tarım havzaları ve biyobölgeler

Kirkpatrick Sale’in dediği gibi biyobölgeler yörede yaşayan, özellikle de doğaya ve toprağa

yakın olan insanlar tarafından bir şekilde anlaşılabilir, hissedilebilir. Örneğin Karadeniz’de

yolculuk yapan herkes Çoruh vadisiyle ya da Küre dağlarıyla kıyı şeridinin arasındaki ayrımı

fark eder veya Doğu Akdeniz’den Antakya düzlüğüne geçtiğinizde çok şey değişir. Bu ayrım

sadece yer şekilleriyle değil, aynı zamanda iklimle, bitkilerle, hayvanlarla, üretilen ürünlerle

ve elbette kültürle ilgilidir.

Biyobölgelerin de hesaba katıldığı bir bölgesel yapının ülke çapında belirlenmesi söz konusu

olduğunda kuşkusuz daha bilimsel yöntemler kullanmak zorunda kalacağız. Halihazırda

elimizde bu amaçla kullanabileceğimiz iki harita bulunmaktadır: Bunlardan biri akarsu

havzalarına, diğeri ise tarım havzalarına aittir.

Akarsu havzaları özelikle su yönetiminde ve doğal yaşam araştırmalarında önemi olan doğal

sınırları belirler. Biyobölge yaklaşımına en uygun doğal sınırların akarsu havzalarında kendini

gösterdiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de Gediz, Susurluk, Ceyhan, Seyhan, Yeşilırmak, Kızılırmak

gibi toplam 26 (veya Fırat havzası aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üçe bölündüğünde 28)

akarsu havzası bulunur (Şekil 5).

Şekil 5 – Türkiye’deki 28 akarsu havzasının sınırları

Tarım havzaları ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından “Ekolojik olarak benzer olan,

ülkenin idari yapılanmasına uygun, yönetilebilir büyüklükte ve tarım ürünlerinin ekolojik ve

ekonomik olarak en uygun yetiştirilebildiği bölgeleri ifade edecek şekilde” belirlenmiştir.

Tarım havzalarının belirlenmesinde amaç elbette tarımsal üretimin daha iyi yönetilmesidir.

Ancak bölgeler belirlenirken iklim, toprak, arazi sınıflandırması, topografya ve yetiştirilen

ürünler gibi çok detaylı ekolojik ve tarımsal veriler kullanılmıştır. Bu çalışmada binlerce veri

değerlendirilerek Türkiye önce iklim, topografya ve toprak verilerine göre 190 tarım

havzasına ayrılmış, daha sonra bu bölgelerin sayısı ürün desenleri, yönetilebilirlik ve ekolojik

benzerlikler dikkate alınarak 30’a indirilmiştir (Şekil 6)12.

Şekil 6 – Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından belirlenen 30 tarım havzası

Türkiye’de halen değişik amaçlarla kullanılmakta olan bu 28 akarsu havzası ve 30 tarım

havzası bir arada değerlendirilip mevcut idari yapı ve sayıları sırasıyla 12 ve 26 olan NUTS 1

ve 2 bölgeleri de dikkate alınarak, ekolojik olarak kısmen biyobölge özelliklerini taşıyan,

kültürel ve tarihsel olarak da birbirine yakın ve yönetilebilir büyüklükte yeni idari bölgeler

belirlenebilir. Böylece çok dar ve birbirinden çok farklı özellikler gösteren 81 vilayet yerine,

büyük şehirler hariç ortalama nüfusları 2-3 milyon civarında olan bu yeni bölgelerde

kurulacak olan bölgesel parlamentolar ve bu parlamentolar içinde oluşturulacak bölgesel

hükümetler yoluyla yerinden yönetim gerçek anlamda hayata geçirilebilir.

Bu bölgesel parlamentolar bugünkü yerel yönetim anlayışında olduğu gibi sadece

belediyecilik hizmetlerine değil, sağlık, eğitim, kültür ve sosyal ve ekonomik hayatın pek çok

boyutuna dair kararları çok daha halka yakın ve katılımcı bir şekilde alabilirler, insanlar da

bölge yönetimlerini seçerken kendi yaşamlarına ve günlük hayatlarına dair politikaları genel

seçimlerde olduğundan daha fazla dikkate alırlar.

Sonuç

Kuşkusuz âdemi merkezileşme veya yetkilerin merkezden yerele devri her yönüyle olumlu ve

sorunsuz bir süreç olmayacaktır. Denetlenmediğinde ve iyi işleyen bir demokrasi ile birlikte

gitmediğinde yerelin yetkilerinin artması yolsuzlukların devam etmesine ve yerel tiranların

oluşmasına neden olabilir. Hatta yerele yetki devri kamusal kaynakların özel şirketlere ve

kişilere aktarılması için bir paravan görevi de görebilir.

Ancak bölgesel özerk yönetimlerin oluşmasının, yerinden yönetim anlayışının ve yerel

demokrasinin gelişmesiyle el ele gittiği bir durumda halkın yönetime ve karar süreçlerine

katılımı artacak, merkezden atanan yöneticilerin seçilmişler üzerindeki vesayeti ortadan

kalkacak, Türkiye çok daha iyi yönetilebilir, demokrasinin tabana yayıldığı bir ülke haline

gelecektir. Biyobölge yaklaşımı da insan doğa ilişkilerinin bir demokrasi sorunu olarak

algılanmasını ve insanların çevresini daha iyi tanıması sağlayacak, doğanın korunmasının

sadece etik veya estetik bir mesele olmadığı, bölgenin ekonomik çıkarıyla da doğrudan

bağlantısı olduğu daha iyi anlaşılabilecektir.

Yerinden yönetimi ve katılımı amaçlayan böyle bir bölgesel özerkleşme, tek başına ne Kürt

sorununun çözümünü sağlayabilir, ne de Türkiye’nin siyaset sistemini tek başına onarma

gücüne sahiptir. Ama Türkiye’de yaşayan bütün insanlarının, kendi yaşadığı yerde kendini

nasıl yöneteceğini tartışan bir yaklaşım bölgesel özerklik deyince neden bahsettiğimizi daha

iyi anlamamızı sağlayabilir. Aksi takdirde bayrak gibi ayrıntılarda bütün enerjimizi harcayıp

meselenin özüne hiçbir zaman değinemeyebiliriz.

1 Kirkpatrick Sale, Biyobölgecilik. Çev: Işıl Sarıyüce, Ayşem Mert, Üç Ekoloji, Sayı 5, Yaz 2006, s.58-63

2 age, s. 59

3 E.F. Schumacher, Küçük Güzeldir. Cep Kitapları, İstanbul, 1989

4 “Power, prestige, property, productivity, profit” Pentagon metaforu için Lewis Mumford, Makine Efsanesi, İnsan yayınları, İstanbul, 1996

5 Demokratik Toplum Partisi’nin 2007’de önerdiği demokratik özerklik politikası halen Barış ve Demokrasi Partisi

tarafından da kabul edilmekte, sadece Kürt hareketi içinde değil toplumda da yaygın bir şekilde tartışılmaktadır.

Bu politika önerisi özellikle bütün Türkiye için özerk bölgeler önermesi ve katılım, ekoloji, cinsiyet eşitliği,

bölgeler arası ekonomik eşitlik gibi ilkeleri kabul etmesi açısından önemlidir.

6 2004 yılındaki yerel yönetimler reformuna kadar İl Genel Meclisi’nin başkanı valiydi. Bu anlamda reform

sonrası İl Genel Meclislerinde seçilmişlerin ağırlığı artmıştır.

7 S. Ulaş Bayraktar, Dönüşüm ve Statüko: Reform Sonrası İl Genel Meclisleri. Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011

8 age, s. 32-33

9 Yöre veya memleket aidiyeti güçlü olan Türkiye toplumunda özellikle büyük vilayetlerin kişilerin kendilerini ait

hissettikleri yöre dışındaki yerleri bir araya getirdiğini ve aslında bir tür ikincil, bölgesel aidiyet duygusu yarattığı

söylenebilir.

10 The Nomenclature of Territorial Units for Statistics

11 Pınar Taşkan, NUTS (The Nomenclature of Territorial Units for Statistics) (Sunum), 2006

12 TC Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Türkiye Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli (Sunum) Ankara, Temmuz 2009

* Ümit Şahin, Dr., Halk Sağlığı Uzmanı. Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü, Üç Ekoloji Dergisi Yayın

Yönetmeni

Bu yazı “İlk olarak Helsinki Yurttaşlar Derneği, Karadeniz Barış Ağı çerçevesinde yayınlanmıştır. PDF hali için bu adresi tıklayabilirsiniz.http://www.hyd.org.tr/?pid=842

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Comments are closed.