28 Kasım 2011 – Edebiyat Atölyesi Üçüncü Dönem Üçüncü Kitap – İstanbul

0
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

28 Kasım akşamı Atölye’nin üçüncü kitabı olan İhsan Oktay Anar’ın Efrasiyab Hikayeleri’ni bize Ülkü Burhan hazırladı. Ülkü Burhan önce yazarın hayatını,yazım tercihleri üzerinde sunumunu yaptı ve sonra da kitabı tartışmaya açtı.

İhsan Oktay Anar ve 1998 yılında yazılan Efrasiyab Hikayeleri’nin 1980 sonrası kültürel iklim ve yazım tercihleri yansıtan bir örnek olduğunu konuştuk. Postmodern üslup gereği; gerçeklerden kaçış, tarihe sığınma, fantastik, gerçek üstü süjeler, simgeler, imgeler, dil de ritmler gibi mitoslara gönderme, alaycı, ironik.

Bütün bunların yanı sıra, bu komik, alaycı üslupta üst okumalarda sunulanların alt okumalarda yadsındığını, aksinin sunulduğunu gördük. Yazarın derinlemesine yapı düzleminde anlattıklarından şiddet yanlısı ve hatta şiddeti normalleştiren biri olduğuna, kadınlarla sorunlu ilişkiler kurduğuna ve ayırımcı bir üslubunun olduğunda görüş birliğine vardık.

‘Hesap kitap işlerini erkeğe,  güzelliği ve onu üretmeyi kadına yakıştırır.  Belki de güç tutkusunun insanı vardıracağı yegane yer, erkeklik ve onu kullanmanın en kaba yolu olan şiddetti. Gel gör ki şiddetin en yalın biçimi, güzel olan, belki de dişil bir şeyi parçalamak ya da kirletmekti. Bu elbette insanda güçlü olduğu duygusunu uyandırırdı. Şiddetin yöneldiği yer güzellikti’. Bu tema kitaba ağırlığını koyuyordu.

Cezzar Dede ve Ölüm’ün birbirlerine masal biçiminde anlattıkları hikayeler yoğun şiddet içeriyordu. Devletin Bölge Erkek Yatılı Okulundaki şiddeti, müdürün elindeki ‘Döv beni Döv’ cetveli, ‘atılan tokatlarla Sağır unvanını hak etmek’  ‘Annen seni görüyor’ paranoyası, ‘iki başlı kardeşlerin birbirlerine uyguladıkları şiddet’, ‘Kurt çocukla’ yaratılan şiddet bunlara tipik örneklerdi. Korku nesilden nesile sürdürülmeliydi. Yaşamın miras bırakılacak bir ‘değeriydi’ adeta. ‘Kendisinin çocukluğunda yaşadığı korkularının yeni nesle de sirayet etmesiyle, belki adaletin yerini bulduğunu düşünürdü’.

Bir röportajında yazarın ‘Kitaplarınızda hiç kadın yok, neden?’ sorusuna verdiği yanıtın bütün izlerini incelediğimiz kitapta da gördük, ‘Ne olacak zebra ve gergedan da yok. Kadın olmak zorunlu değil’. Hikayelerde kadınlar vardı ama ‘karı-kuma’ ilişkisinde, ’fahişe gibi’, ’nemrut mu nemrut’, ‘kız kurusu’, ‘çirkin ve acuze’, ‘güzellik ve ruh olarak çok aşağılarda, gözü fazlasıyla yükseklerde’, ‘dırdırcı’, ‘zilli’, ‘zilli maşa gibi’, ‘kocasını eve bağlamak için üzerine soslar döktüğü eşek dilini adama yıllarca yedirip kolesterolden öldürten’, ‘kocasızlıktan cinnet geçirebilecek’, ’iffetini korumaya adamış’, ‘iffetiyle kocamış’ idiler.

Erkekler de aslında ‘mendebur’, ‘hayırsız’, ‘açgözlü’ idiler. Erkekler arasındaki ilişki de şiddet yüklüydü. Birbirlerinin ‘fiyakasını bozuyor’, ’birbirlerini görmezden geliyorlar’, ‘racon kesiyorlar’, ‘kavgadan ve mücadeleden kaçmazlardı’. ‘Lanet rahmetli pederleri’ vardı. Kadın erkek ilişkisi ise ‘İkisi arasında bir ruh birliği değil de evlilik akdi gibi suni bir bağ bulunuyor’ düzlemindeydi.

Kasabalılık, kasaba hayatı, köylülük ise ötekileştiriliyor ve küçümseniyordu. ‘Örf ve adetlerin yönettiği, hiç de zengin olmayan, muhafazakar kasaba hayatının insana bahşettiği en büyük nimet, şüphesiz, derin bir iç dünyası ve yüce duygular gibi sıkıntılardan onu kurtarmasıydı’, ‘Dünya ve insanlar hakkında bütün hükümleri önceden verip bunları geleneklerinde yaşatan bir cemaat içinde ömür sürerlerdi’.

Çerçeve öykülerle doğu masallarını çağrıştırılan bir biçim seçilmişti. Ancak masallar tehlikeliydi. Masallar üzerinden bir korku dünyası yaratılıyordu. Zaten ‘ Dedeler elbette, cinli perili masallarla torunlarını korkuttukları sürece dikkate alınıp sözlerinin dinleneceğini bilirlerdi’, ‘Çocukları korku yoluyla yönetmenin zevki…’, ‘Böylece çocuklar hayalperestçe işlere kalkmaz, ileride sefil süfela olmazlardı’.

Kitabın din ile olan ilişkisi de çelişkiliydi. İniş çıkışlar yazarın din konusundaki görüşlerinin tasavvufa ulaşmış gibi görünse de ‘Allahım varsan affet’ ikircikliğindeydi. Ölümü anlamlandırmaya çalışıyor görünüyor de ölümü korku ve acıyla tanımlanıyordu. ‘Acı ile ölüm korkuları onları yönetiyor. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrıyı görmüş olurlardı’.

Yazarın entelektüel vicdanının sorunlu olduğunu düşündük.

‘Korku, din, aşk… Biz buraya nasıl geldik? Her insan ancak bilmediği şeyden korkar. Korkusunu yenmek için bilmek ister. Fakat bilmesi için araması gerekir. Din bu arayıştır. İnsan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş değildir. Kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. Bu da aşktır. Korkudan arayışa, arayıştan aşka geçtik. Arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da aşk da biter. O zaman meşk başlar. Zaten cennet de budur. Ve gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir. Cennet, sonsuz sevinç ve mutluluktur.

Ben dünyayı korku dünyasıyla değil güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi dünya da bana bakıyor ve bana gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?’ türünde barış kokan cümleler ise yazarın girdiği dünyayı anlatırken kullandığı şiddet yüklü dilini hoş görmedik.

Barışla kalın.

AtölyeBAK

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

Comments are closed.